Hayatımda okuduğum en iyi aşk romanı sanırım (değilmiş. okuduğum en iyi aşk romanı hala kürk mantolu) diye başlamışken, ilerledikçe kitabın konusunun salt aşk olmadığını, sınıf farklılıklarına yapılan vurgudan dolayı hem sosyolojik, esas oğlanımız Kemal’in agd durumlarına, kız bacım Füsun’un da sapır saçma triplerine tanık oldukça da hem de psikolojik bir roman olduğuna kani oldum. (Kemal ve Füsun size laflar hazırladım fakat nezaketimden ötürü bunları burada yazmayacağım. Arkadaş ortamlarında sizden bahsederken yeteri kadar ağız dolusu küfürlerle anacağım ikinizi de)
Romanın psikolojik kısmı okurken beni çok gerdi. Çünkü aşk hikayesi olarak başlayan süreç, yıllara sari olarak bir saplantı ve hatta bence bir sapkınlığa evriliyor, bir trajediyle de nihayete eriyor. Böyle olmasını bekliyor muydum, evet elbette. Zira, aşk kavuşmamak değil mi zaten?
Okurken hissetiğim, “aşk bu kadar eziyet verici bir his değil ve olmamalı..” düşünceme de kitabın son sözünde Orhan Pamuk’un şu satırlarıyla cevap buldum:
“Romandaki ilk hedefim müze değil, aşk dediğimiz karmaşık, psikolojik, kültürel, antropolojik şeyi soğukkanlılıkla anlatmaktı. Aşkı yüksek bir yere koyup, sevilen şarkılarda yapıldığı gibi, “ aman ne güzel bir duygu!” demek istemiyordum. Bu duyguyu - tıpkı bir trafik kazası gibi- hayatta başımıza gelen ve çoğu zaman bize istemediğimiz kadar acı veren bir şey olarak anlatmak istiyordum. Masumiyet Müzesi her şeyden önce aşk hakkında bir düşünmedir.”
Evet düşündürdü.
Kitabın yazım şekliyle de ilgili olarak, en çok bölüm bölüm yazılması, bölüm başlıklarının içindekiler listesi şeklinde kitabın başına konması ve kitabın sonuna eklenen kişiler dizini hoşuma gitti.
Bölümler içerisinde de en favori başlıklarım;
- Nişan
- Ona Evlenme Teklif Edecektim
- Zaman
- Tombala
-
Tam sekiz yıl sonra, ilk defa ikimiz baş başa bir yere gidiyorduk. Elbette çok mutluydum, ama mutluluğumu fark edemeyecek kadar heyecanlı ve gergindim. Sekiz yıldır uğruna çile çektiğim bir kızla, ortak bunca deneyimden ve acıdan sonra bir kere daha buluşuyormuş gibi değil, bana başkalarının bulup ayarladığı ve her şeyiyle çok uygun olduğu söylenen harika bir gelin adayıyla ilk buluşmamızdaymış gibi hissediyordum kendimi.