Türkmen babalarının telkin ettiği Müslümanlık, bu çevrelerde münhasıran sade ve mitolojik inançlara yatkın bir sûfilik biçiminde ortaya çıkıyordu. Bu bir halk İslâmı idi ve bu halk İslâmı, daha ileride tartışacağımız üzere, Sünnî nitelik taşımaktan çok, heterodoks bir niteliğe sahipti. Çünkü bu babaların hitap ettiği Türkmen boyları, henüz sathî bir şekilde İslâmlaşmış olduklarından, eski Şaman inançlarını, atalar kültünü ve Budizm ile Maniheizm'i kabul ettikleri dönemlerden kalan tenasüh ve hulul gibi bazı güçlü inançları hala muhafaza etmekteydiler.
XIV. yüzyılın İranlı tarihçilerinden Zekeriya Muhammed Kazvînî'nin Âsâru'l-Bilâd adındaki tanınmış eserinde kaydedildiğine göre, halkının çoğu Türkmenlerden oluşan Sivas'ta camiler genellikle boş idi. Halk ticaretle meşgul oluyor, fakat dini ihmal ediyor, hatta şarap içmekte hiçbir sakınca görmüyordu. Müslümanlığa karşı bu lâkaytlığı anlamayan İranlı tarihçi, Sivaslıları bu vasıfları dolayısıyla ayıplamaktadır.
Şehirli ahali tabii olarak bir yerde devamlı oturmaları sebebiyle, medreselerde işlenen ve öğretilen ve tabiatıyla kitabî esaslara daha sadık bir İslâm anlayışını, başka bir deyişle, ayrıca devletin resmî desteğini de sağlayan Sünnî Müslümanlığı benimsemişti. Konar-göçer Türkler ise, kendilerine önce İranlı, sonra da Türk sûfiler tarafından getirilen, tasavvuf ağırlıklı ve eski inançlarıyla da benzeşen mistik bir Müslümanlık anlayışını benimsediler. Kısa zamanda geleneksel inanç yapılarının rengini alan bu Müslümanlık, Sünnî Müslümanlıktan birçok bakımlardan farklılaştı.