Türklerin İslamiyet’i kabulü, çoğu zaman düşünüldüğü gibi keskin bir kopuş değil; aksine, kadim bir dünya tasavvurunun yeni bir anlam evreni içinde yeniden inşasıdır. Bu süreçte Şamanistik unsurlar bütünüyle ortadan kalkmamış, tasavvufun sembolik ve pratik dili içinde dönüşerek varlığını sürdürmüştür. Şamanın gök ile yer arasında kurduğu kozmik eksen, tasavvufta insan-ı kâmil idealiyle içselleştirilmiş; vecd hâlindeki ruhsal yolculuk, zikir ve seyr-i sülûk biçiminde yeniden anlam kazanmıştır. Benzer şekilde, mitolojik hafızaya ait pek çok unsur halk tasavvufu içinde yaşayarak sürekliliğini korumuştur.
Bu nedenle burada söz konusu olan, basit bir benzerlik ya da doğrudan bir devamlılık değil; farklı ontolojilerin karşılaşmasıyla ortaya çıkan bir anlam dönüşümü ve kültürel sentezdir. Kısaca söyleyecek olursak: Değişen formlar, süreklilik gösteren bir özdür. Kadim olan, yeni bir inanç ve düşünce sistemi içinde kendine yeni bir dil bularak yaşamaya devam eder.