Fromm’un Sevme Sanatı benim için aşkı anlatan bir kitap değil; insanın kendine tutuş biçimini, hayata karşı aldığı duruşu ve içsel olgunluğunu sorgulatan bir metin. Onu okurken, aşkı bir duygudan çok bir “eylem” olarak ele alışı beni hem sarstı hem de rahatlattı. Çünkü Fromm’un dediği gibi sevgi, içgüdüsel bir taşkınlık değil; emek isteyen, disiplin isteyen, insanı adam eden bir beceri.
Kitabın ilk sayfalarında şu düşünce beni çarptı:
“Aşk bir sanattır, o hâlde her sanat gibi bilgi, çaba ve ustalık ister.”
Bu cümlenin ağırlığı, içinde yıllardır taşıdığım bir sessiz gerçeği uyandırdı:
Sevgi sandığımız kadar kendiliğinden doğan bir nimet değil; insanın kendini büyütmesiyle, yaralarını görmesiyle, eksiklerini kabul etmesiyle gelişen bir yolculuk.
Fromm’un sevgi türlerini ayırırken anlattığı olgun sevgi, bana göre insan ruhunun en yüce başarılarından biri. Çünkü olgun sevgide ne yapışmak vardır, ne erimek, ne de kaybolmak.
Olgun sevgi “iki insanın birliği”, ama “iki insanın da kendiliğini kaybetmemesi”dir.
Bu, hem ilişkilerimde hem mesleki bakışımda çok temel bir pusula oldu.
Fromm’un satırlarında beni en çok düşündüren kısım şu oldu:
Sevilmek için değil, sevmeyi bilmek için çabalamalıyız.
Bu, bugünün hızla tüketilen ilişkilerinde en çok kaybettiğimiz şey. İnsanlar sevilmek istiyor, ama sevmeye hazır değiller. Hislerin kısa ömürlü olduğu bir çağda Fromm’un bu çağrısı —neredeyse nostaljik bir erdem gibi— insanı kendine getiriyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde şu duygu gezindi:
Aşk, beklenen bir mucize değil; inşa edilen bir emektir.
Bu emek olmadan ilişkiler ya sürünür ya da yıkılır.
Fromm bana sevginin bir duygu değil, bir seçim olduğunu hatırlattı.
Tıpkı Frankl’ın anlamı bir seçim olarak tanımlaması gibi…
Bir insan neyi seçtiğiyle belirler kendini.
Ve belki de bu yüzden