Friedrich Nietzsche Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, her okunduğunda başka bir yerinden kanayan, başka bir yerinden ışık saçan bir kitap. Benim için ise bu metin, bir öğrencinin kendini gerçekleştirme yolculuğuyla, bir koçun rehberlik sorumluluğunun iç içe geçtiği bir aynaya dönüştü.
Çünkü Zerdüşt’ün dağdan inip insanlara söz söyleme çabası, aslında her öğreticinin kaderine benzer:
Anlatırsın… ama herkes aynı anda anlamaz.
Yanarsın… ama herkes o ateşe yaklaşamaz.
Zerdüşt “üstinsan” derken bana hiçbir zaman kibirli bir ideal sunmuyordu. Ben bunu her çocuğun, her gencin içindeki gelişmeye aç, ışığa susamış o çekirdeğin adı olarak okudum. Bir öğrencinin potansiyeli dışarıdan görünen değildir; dışarıdan görünen genellikle bir “devenin yükü”dür. Ailesinin beklentileri, toplumun “yapmalısın”ları, kendi içindeki suçluluk ve korkular…
Zerdüşt’ün üç dönüşüm metaforu — deve, aslan, çocuk — özellikle mesleki hayatımda karşılığını o kadar buluyor ki…
Deve: Boyun eğen öğrenci. “Yaparım hocam” der ama ruhu kendi değildir.
Aslan: “Hayır!” deme cesaretini yeni yeni bulan genç, sınır koymayı öğrenen çocuk.
Çocuk: Kendi dünyasını kurmaya başlayan, yaratıcılık ve merakla tekrar doğan birey.
Ve ben… Koç olarak görevimin, her öğrenciyi kendi içindeki “çocuğa” ulaştırmak olduğunu yeniden fark ettim.
Nietzsche’nin dili zaman zaman serttir; çünkü bizi uyandırmak ister. Ama arka planda hep şu çağrı vardır:
“Kendi yolunu yürüyebilen insan, ancak o zaman gerçekten özgürdür.”
Bu kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm:
Ben öğrencilerime sadece bilgi değil, yürüme cesareti vermeliyim.
Kendi dağını seçme hakkını…
Sessiz kalmanın değil, kendini ifade etmenin onurunu…
Ve en önemlisi: içlerindeki ışığı büyütmek için önce karanlığı dürüstçe görme gücünü.
Zerdüşt, insanın içindeki inişleri ve çıkışları kabul ederek
Camus’nün Sisifos Söylenini okurken, insan varoluşunun o kadim sorusuna yeniden dokundum:
“Bu hayat neden yaşanmaya değer?”
Ve belki de en çok yaralayan, ama bir o kadar da güçlendiren tarafı şu oldu:
Camus, bize yaşamın anlamını bulmamızı değil, anlamsızlığın içinde nasıl duracağımızı öğretiyor.
Sisifos’un o dev kayayı sonsuz kere tepeye taşıması…
Bir kadının kendi yüklerini gün boyu sırtlaması…
Bir insanın içsel savaşlarına rağmen çocuklarına, öğrencilerine, ilişkilerine, hayallerine tutunması…
Aslında hepsi aynı hikâyenin yankısı.
Ve ben bu hikâyede kendi gölgemi gördüm.
Camus’nün söylediği o meşhur cümle kalbime ince bir bıçak gibi oturdu:
“İnsan, yazgısını kabul ettiği anda yenilmez olur.”
Bunu okurken, Sisifos’un kayası bana insanın kader yükünü hatırlattı:
borçlar, sorumluluklar, geçmişin izleri, geleceğin belirsizliği…
Ama Sisifos’u trajik yapan şey yükü değil;
onu reddetmesi olacaktı.
Camus, Sisifos’un o taşı tekrar tekrar yuvarlanışını bir yenilgi değil, bir başkaldırı olarak okuyor.
Yani insan, koşulların anlamsızlığına rağmen her sabah yeniden başlamayı seçtiğinde, “absürdün efendisi” oluyor.
Bu, benim için kitabın en dönüştürücü mesajıydı.
Okudukça içimde şu içsel kabul güçlendi:
Hayat bazen büyük bir taş.
Ama onu itmeye devam eden insan, kayadan çok daha dayanıklı.
Sisifos’un yüzündeki o sessiz gülümsemeyi hayal ederken, Camus bize şunu fısıldıyor:
“Mutlu olmalı Sisifos.”
Çünkü o, kendi yükünün bilincine varmış bir ruh.
Ve bilinç, insanı özgürleştiren ilk kapıdır.