Belki de bunlar, hiç istisnasız, kelimenin gerçek anlamında insan değillerdi de, onun ön hazırlıkları, ancak yüzyıllar geçtikten sonra gerçek, onurlu ve özgür insana dönüşecek bir tür hammadde, demir cevheriydiler. Tembel, açgözlü ve inanılmaz bencildiler. Psikolojik olarak neredeyse hiçbirinin kölelerden farkı yoktu: inançlarının köleleri, kendilerine benzeyenlerin köleleri, ihtiraslarının köleleri, tamahkarlıklarının köleleri. Ve eğer bunlardan biri efendi olarak doğmuş veya daha sonra öyle olmuşsa, özgürlüğüyle ne yapacağını bilmezdi. Tekrar, telaşla köleleşiyordu: zenginliğin kölesi, olağanüstü bir lüksün kölesi, sefahat düşkünü dostlannın kölesi, kölelerinin kölesi. Bunların büyük bir çoğunluğu da tamamen masumdu. Fazlasıyla atıl ve fazlasıyla cahildiler. Köleliklerinin kökleri tembellikte ve cehaletteydi; tembellik ve cehalet de yeniden ve yeniden köleliği doğuruyordu. Eğer hepsi birbirinin aynı olsaydı, bu insanlar için hiçbir umut olmazdı. Ama her şeye rağmen insandılar bunlar, akıl kıvılcımları taşıyorlardı. Ve devamlı olarak, kah orada kah burada, ölçüsüzce uzak ama aynı zamanda kaçınılmaz olan geleceğin ateşi ışıyordu içlerinde. Her şeye rağmen yalazlanıyordu.
Görünürdeki bütün yetersizliklerine rağmen. Zulme rağmen. Çizmeler altında çiğnenmelerine rağmen. Bu insanların kimseyi ilgilendirmiyor olmasına, hatta herkesin onlara karşı olmasına rağmen. En iyi durumda bile horgörülü, ahmakça bir merhametin beklentisi içinde olmalarına rağmen ...
Geleceğin önlerinde serili olduğunu, onlarsız gelecek olmayacağını bilmiyorlardı. Geçmişin korkunç hayaletleriyle dolu bu dünyada biricik gelecek umudu olduklarını, toplumun organizmasındaki maya, vitamin olduklarını bilmiyorlardı. Bu vitamini yok edersen toplum çürümeye başlar, güçten düşer, kasları zayıflar, gözler