Eren

Eren
“Tanrı’nın bile gücü içinde değildir, ahlaksal olarak iyi bir insan yapmak (insanı ahlaksal olarak iyi kılmak): Bunu [insan] kendi kendine yapmak zorundadır.” IMMANUEL KANT
Belki de bunlar, hiç istisnasız, kelimenin gerçek anlamında insan değillerdi de, onun ön hazırlıkları, ancak yüzyıllar geçtikten sonra gerçek, onurlu ve özgür insana dönüşecek bir tür hammadde, demir cevheriydiler. Tembel, açgözlü ve inanılmaz bencildiler. Psikolojik olarak neredeyse hiçbirinin kölelerden farkı yoktu: inançlarının köleleri, kendilerine benzeyenlerin köleleri, ihtiraslarının köleleri, tamahkarlıklarının köleleri. Ve eğer bunlardan biri efendi olarak doğmuş veya daha sonra öyle olmuşsa, özgürlüğüyle ne yapacağını bilmezdi. Tekrar, telaşla köleleşiyordu: zenginliğin kölesi, olağanüstü bir lüksün kölesi, sefahat düşkünü dostlannın kölesi, kölelerinin kölesi. Bunların büyük bir çoğunluğu da tamamen masumdu. Fazlasıyla atıl ve fazlasıyla cahildiler. Köleliklerinin kökleri tembellikte ve cehaletteydi; tembellik ve cehalet de yeniden ve yeniden köleliği doğuruyordu. Eğer hepsi birbirinin aynı olsaydı, bu insanlar için hiçbir umut olmazdı. Ama her şeye rağmen insandılar bunlar, akıl kıvılcımları taşıyorlardı. Ve devamlı olarak, kah orada kah burada, ölçüsüzce uzak ama aynı zamanda kaçınılmaz olan geleceğin ateşi ışıyordu içlerinde. Her şeye rağmen yalazlanıyordu. Görünürdeki bütün yetersizliklerine rağmen. Zulme rağmen. Çizmeler altında çiğnenmelerine rağmen. Bu insanların kimseyi ilgilendirmiyor olmasına, hatta herkesin onlara karşı olmasına rağmen. En iyi durumda bile horgörülü, ahmakça bir merhametin beklentisi içinde olmalarına rağmen ... Geleceğin önlerinde serili olduğunu, onlarsız gelecek olmayacağını bilmiyorlardı. Geçmişin korkunç hayaletleriyle dolu bu dünyada biricik gelecek umudu olduklarını, toplumun organizmasındaki maya, vitamin olduklarını bilmiyorlardı. Bu vitamini yok edersen toplum çürümeye başlar, güçten düşer, kasları zayıflar, gözler
Sayfa 145 - İthaki Yayınları, 2017.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Sahte özgürlüğün "dogmatik uykusu"ndan dışarıdan, bir Efendi figürünün itmesiyle "uyandırılmamız" gerekir. Bu nedenle Isolde Charim bugünün post-patriyarkal narsistik öznesini gönüllü kulluk sergileyen bir özne olarak nitelendirirken tamamen haklıdır. Ego'ma, onun potansiyellerine, çıkarlarına ve ihtiyaçlarına odaklandığımda özgür olmaktan çok uzağım; Ego'mun şekillendiği toplumsal-simgesel uzama esaretimi sürdürürüm.
Sayfa 73 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev: Barış Gönülşen, 2026, İstanbul.
Güçsüzlüğün yapısal bir güce çevrilmesi için kullanılan felsefi terim, doğasında taşıdığı tüm paradokslarla birlikte, aşkınsal kavramıdır: Özne, tam da kendi sonluluğundan dolayı görüş ufkunu çerçeveleyen sınırı, kendi kurucu gücü olarak deneyimler. Bu nedenle tam da bu aşkınsal kavramı, Lacan'ı mesela bir Jürgen Habermas'tan ayırt etmemizi sağlar. Habermas'ta "rasyonel savlamanın" akışını düşünümsüz bir zorunlulukla bozan “bozulmalar”ın statüsü nihayetinde olumsal/ ampiriktir; bu "bozulmalar” aşkınsal düzenleyici İdea'nın kademeli gerçekleşmesine giden yolda ortaya çıkan ampirik engellerdir. Oysa Lacan'da Efendi Gösteren'in -sadece kendi içinde (kendi sözceleme ediminde) temellenmiş simgesel otoritenin göstereninin- statüsü kati biçimde aşkınsaldır: Bir simgesel alanı "çarpıtan", bu alanın uzamını ona temelsiz bir şiddet katarak “eğip büken” jest, onun kuruluşuyla stricto sensu [dar anlamda] korelasyon içindedir. Başka bir deyişle, bir söylemsel alandan onun “çarpıtmasını” çıkardığımız anda, alanın kendisi çözülür (sabitliğini kaybeder). Bu nedenle Lacan'ın konumu Habermas'ın tam tersidir, zira Habermas'a göre bir söylemin içkin pragmatik ön kabulleri "otoriter değildir" (söylem kavramı, sadece rasyonel savlamanın geçerli olduğu, zorlamadan azade bir iletişim fikrini ima eder vs.).
Sayfa 67 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev: Barış Gönülşen, 2026, İstanbul.
"Efendi'nin söylemi" Lacancı dört söylem matrisinde birinci, "kurucu" söylemdir; ya da Jacques Derrida'nın son yazılarında belirttiği gibi, her söylemsel alan "şiddetli" bazı etik-siyasal kararlar üzerine kuruludur). Gösterenlerin serbest dalgalı dağılımında, tutarlı bir anlam alanı, bir Efendi Gösteren'in müdahalesiyle ortaya çıkar; neden? Yanıt "sonlu sonsuz/bütün- lük" paradoksunda yatar ve Claude Levi-Strauss'tan bu yana bilindiği üzere bu paradoks tam da gösteren kavramının kendisine aittir: Öznenin içine yerleştiği sembolik düzen aynı anda hem "sonlu" (Gerçek'le asla örtüşmeyen, sınırlı ve nihayetinde olumsal bir ağdan oluşur) hem de "sonsuzdur ya da Sartrecı bir terim kullanırsak "bütünleyici"dir (hangisi olursa olsun, belirli bir dilde “her şey söylenebilir", o dilin sınırlarını yargılayabileceğimiz dışsal bir bakış açısı yoktur). Bu asli gerilim nedeniyle her dil, kendi alanı içinde ondan kaçanı temsil eden paradoksal bir öğe barındırır – Lacan'ın dilinden söylersek, her gösteren kümesinde her zaman tam da gösterenin yokluğunun göstereni olarak işlev gören “en az bir [gösteren]" vardır. Bu gösteren Efendi Gösteren'dir: Dağınık alanı bütünleyen ("örtüp sabitleyen") "boş" gösteren - o alanın içinde, sonsuz nedenler zinciri (“bilgi”) kurucu bir cehennemi şiddet edimiyle kesintiye uğrar.
Sayfa 66 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev: Barış Gönülşen, 2026, İstanbul.
Otorite ani bir fiziksel zorlamayla desteklendiğinde, uğraştığımız şey hakiki otorite (diğer deyişle sembolik otorite) değil, basbayağı bir kaba kuvvet faaliyeti olur: Hakiki otorite en radikal düzeyinde her zaman güçsüzdür, "bizi bir şeylere fiilen zorlayamayan” bir “çağrı"dır ama bir tür iç zorlama nedeniyle onu kayıtsız şartsız izlemekle yükümlü hissederiz kendimizi. Gördüğümüz gibi, içeriğinin içkin değeri askıya alındığı ölçüde belli bir önermeye otorite kazandırılmış olur; bir otorite önermesine onun içeriği bilgece veya derin vs. olduğu için değil, otorite taşıdığı için itaat ederiz.
Sayfa 57 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev: Barış Gönülşen, 2026, İstanbul.