Julian Barnes’ın Bir Son Duygusu, geçmişin yeniden inşa edilmesiyle hakikatin kaybı arasındaki ince çizgide dolaşan bir roman. Tony Webster’ın itiraf ettiği gibi: “Bir kez daha şunu da vurgulayayım ki, bu benim o zaman olup bitenleri şimdi okuyuşum. Ya da daha doğrusu, yıllar önce olup bitenleri o zaman okuyuşuma ilişkin olan şimdiki anım.” Bu cümle, romanın epistemolojik çekirdeğidir; çünkü Barnes burada belleği, olayların depolandığı bir yer değil, sürekli yeniden yazılan bir anlatı olarak kurar. Tony’nin hatırladığı her şey, geçmişin kendisi değil, geçmişin şimdiki bir yorumu — yani kendi savunusudur. Böylece roman, bireysel hafızayı ideolojik bir mekanizma olarak açığa çıkarır: İnsan, yaşadığı değil, kendine anlatmayı seçtiği geçmişte yaşar.
Barnes’ın kahramanı, gençliğinde “farklı gelecekler yaratırken”, yaşlılığında “başkaları için farklı geçmişler uydurduğunu” fark eder. Bu fark ediş, romanın ahlaki katmanıdır. Gençliğin arzusu, yaşlılığın pişmanlığına dönüşmüştür; çünkü Tony, bir zamanlar yaptığı küçük bir kötülüğün —Adrian’a yazdığı alaycı mektubun— bir hayatın yıkımına yol açtığını ancak yıllar sonra kavrar. Bu farkındalık, geçmişin değiştirilemezliğini değil, yeniden yorumlanabilirliğini gösterir. İnsan yaşlandıkça kendini masum kılmak için geçmişi çarpıtır; Barnes’ın ironisi de buradadır: geçmişin yeniden yazılması, yalnızca bir unutma biçimidir.
Romanın varoluşsal derinliği ise şu soruda belirir: “Birisi bir zamanlar tarihte en sevdiği zamanların her şeyin çöktüğü zamanlar olduğunu söylemişti çünkü bu, bir şeylerin doğmakta olduğu anlamına geliyordu…” Tony’nin hayatı çökerken, aslında yeni bir bilinç doğmaktadır; fakat bu doğum, geç kalmış bir farkındalığın doğumudur. Barnes, tarihsel diyalektiğin bireysel yaşama uygulanabileceğini gösterir: yıkım, kimi