Utan, ey çağ! soylu insan yetiştirmez oldun...
Yazıda,düşte,oyunda... Son çeyrek asıra baktığım zaman, toplum nezlinde büyük insanların yetiştirilmez olduğunu hissediyorum.
Büyük yazarlar artık yok! Toplum sadece tüketmek üzerine kurulu. Nerede bizim düşünürlerimiz?
Hayatımıza giren bütün yeniliklerin, bizlere hep zararı dokunuyor gibi hissettiriyor artık!
Düşünmeyen,konuşmayan,tartışmayan bir toplum olduk.
Çocukların ellerinde kitaplar olması gerekirken, birbirlerine sosyal medyadan caka satıyorlar.
Çocuklar, ailelerini ne derece seviyor? Babalar, asık yüzlerini işten geldikten sonra niye çocuğa yansıtıyor? Marka takıntısı ilkokula kadar inmiş durumda!
Çocukların birbirleri ile iletişimi de aynı durumda! Tüketmek,harcamak,göstermek...
Bu gerçeklerin hüküm sürdüğü bir toplumda, aile kavramının korunması nasıl mümkün olabilir? Hangi ebeveyn çocuklarını, ruhlarını özgür tohumlar olarak fidana dönüştürebiliyor?
Okuyup gelişmemiz gerekiyor.
Kendimden örnek vereyim, hatta bir itiraf!
"Eskiden babamın işten dönmesini istemezdim! Yüzü asık, sinirli ve küfür ederdi.
Yıllar ilerledikçe, bazı huylarımı istemesem de babamdan aldığımı fark ediyorum."
Sadece okumakla da olmuyor! Hayat pratiktir!
Okuyalım...
Eşeğin konuşması, insanın yük taşıması normal değildir. Ama bazı insanlar, eşeğin konuşmasına büyük hayranlık duyarlar. Oysa eşeğin yük taşıması, insanın da konuşması doğru olandır.
Kemal Tahir’in yazdığı romanların beni en çok etkileyen tarafı, kelimeleri birer sanat eseri gibi kullanıyor olması.
504 sayfalık Yorgun Savaşçı’da, bir elin parmağını geçmemiştir şu kelimeler.
“Ama, lakin,veya,ile…”
Hayran olmamak elde değil.
Bu kadar iyi bir Türkçe’ye sahip olmak büyük bir öz saygının sonucu.
Bir tarafta, Hürriyet kahramanlarının yaşadıkları zorluklar. Bir tarafta, halkın bakış açısı.
İnce dokunuşlar ile uyguladığı Sexist yaklaşımları ise ap ayrı.
Kurt kanunun Ballı Nigar’ı, bu sefer yerini garip Neriman’a bırakıyor.
Patriyotlu Ömer’ler, Kör Şaban’lar,
Çerkezler,Köylüler…
Bir baş yapıt. Allah rahmet eylesin.
“Cehennem Topçu Cemil’in, yorgunluğu ölünce bitecek!”
'Tepelemeli bunları Talât Bey, dedim 31 Mart'tan önce, șu ateşe kör bakayım... 'Sen yalnız evet de, gerisine karışma,' de-dim. 'Nezle olmaz mısın be adam sen hiç... Nevazil olmuşum üstünüze şifalar, diyerek gir yatağa, çek kafana yorganı, de-dim. 'Akşama kadar ne Prens Sabahattin kalır ne Hoca Sab-ri... Ne Abdülhamit kalır ne Derviş Vahdeti... Dünya tertemiz olur. Geçersin devlet dolabının başına, çevirirsin türkü çağı-rarak, dedim. Dinlemedi. Muhalefet de neymiş yahu? Tek va-tan, tek millet, tek Hürriyet... N'oluyor muhalefet... Resmen gavurluk... Tepelersin gider.
"Ben Arcan; hayatımın hiçbir döneminde paraya gerekli önemi göstermedim.
Sıradan yaşadım, sıradan anlamaya çalıştım hayatı.
Ben Arcan; maaş günüm geldiğinde altılı yapmak için ganyan bayisine koşardım.
Emeklilerin kıraathanesine gider, zift gibi iki bardak çay içerdim tadını beğenmesem bile.
Ardından çift katlı otobüse atlar, doğru Kadıköy’e sahile giderdim.
Param fazla gitmesin diye Tekel’den alırdım biralarımı, dışarıda içmezdim.
Eğer o gün kendimi şımartmak istiyorsam çam fıstığı ve fındık alırdım biraların yanına.
İçip içip sarhoş olurdum. Taksiye para vermemek için ise, bir o kadar da ayık!
Hiç kimseyle kolay kolay arkadaş olmazdım, zaman ilerledikçe masalarına oturdukça insanların beni görmediklerini fark ettim.
Etrafım bir cenaze kadar kalabalık ama bir o kadar da ben yalnızdım.
İnsanların yanında oturduğum küçük taburede ben yoktum!
Fikirleriminin bir önemi yoktu. Duruşum, bir anlam ifade etmiyordu.
Aramızda büyük, kocaman bir duvar vardı. O duvarı ören usta bendim.
Ben Arcan; Onların gözünde sadece Arcan değildim.
Bir gün II. Leopold, bir gün Mengele, bir gün Kabil’de Bacha Bazi, bir gün Anadolu’da beşik kerte. Bir gün Ruandada’yım, bir gün Fransa’da Notre Dame Katadralde.
Bir gün içinizde ki şeytan, bir gün iki omuzunda iki melek.
Bir gün Piç, her zaman hiç…