“Sevgili dostum,” dedi, “insanları oldukları gibi sevmek olanaksızdır. Olamaz öyle bir şey. Ama sevmek de gerekir. Bunun için duygularına gem vurarak, burnunu tıkayarak, gözlerini kapayarak (ki bu sonuncusu zorunludur) iyilik et onlara. Elinden geldiğince kızmadan, ‘senin de bir insan olduğunu unutmadan’ bırak kötülük etsinler sana. Sineye çek. Çevrendeki insanlardan az, birazcık bile olsa akıllıysan, onlara karşı sert olmaya hakkın var demektir. İnsan yaradılıştan alçak bir varlıktır. Korkusundan sever. Sen böyle bir sevgiye kaptırma kendini. İnsanları aşağı görmeyi de hiç bırakma. Kur’an’ın bir yerinde Allah, Peygamber’e, ‘imansızlara’ fareye baktığı gibi bakmasını, onlara iyilik etmesini, sonra da geçip gitmesini buyurur. Biraz mağrur ama, doğru. İyi oldukları zaman bile aşağı görebilmelisin onları. Çünkü iğrenç olmadıkları zaman yoktur. Ah, sevgili dostum, kendimi gözümün önüne getirerek böyle konuşuyorum! Birazcık aklı olan bir insanın, yaşadığı sürece kendisini aşağı, hor görmemesi olanaksızdır. Dürüst de olsa, yalancının biri de, böyledir bu. İnsanın yakınını sevip de onu aşağı görmemesi olacak şey değildir. Bence insan, yakınlarını sevmek olanaksızlığıyla birlikte doğar. Ta baştan bir yanlışlık var burada. ‘İnsanlığı sevmek’, derken buradaki insanlık sözcüğünden kişinin gönlünde kendisi için yarattığı, bu nedenle de gerçekte hiçbir zaman olmayacak insanlığı anlamalıyız. (Başka bir deyişle, yalnızca kendisini yarattı, öyleyse yalnızca kendisini sever.)”