Arka odada bir yatak, bir komodin, üzerinde karıştırılacak gazeteler, kitaplar, sevdiğim dergiler, bir de televizyon olsa. Yatağın üzerine elbiselerimle kendimi atsam ve kendi sefil hayatım, mutsuzluğum, zavallılığımla başbaşa kaldığım için memnun olsam. En büyük mutluluk insanın kendi pisliği ve sefaletiyle başbaşa kalması. Kimseye gözükmemek de en büyük mutluluk.
Ulrich hırslı, düzgün davranan ve terbiyeli ürkeklikleriyle küçük meyve ağaçlarına benzeyen böyle kızları seviyordu; bu ağaçların tatlı olgun meyveleri şayet günün birinde dudaklarını açmak lütfunda bulunursa aylak bir genç şövalyenin ağzına düşerdi
Bir gün uyandım ama annemin yatağındaymış gibi yumuşakça değil bir şeyler yapmam gerektiğine dair çetin bir inançla uyandım. Bana anahtar kelimeler verdiler, ben de bunlardan bana ne diye düşündüm. O zamanlar her şey kıpırdaşan ışıkların heyecanı misali kendi niyet ve beklentilerimle doluydu. Ama o arada fark etmeden zemin kaydı ve ben yolumda bir parça ilerledim; belki de çoktan çıkışa gelmiştim. Çok geçmeden zemin biraz daha kayarak beni dışarı atacak, ben de büyük rolüm hakkında şöyle diyeceğim: "Atlar eyerlendi. Hepinizi şeytan alsın!’”
Peki, neden belirsiz ve bulanık yaşıyordu? Şüphe yok, —dedi kendi kendine— Ulrich’i münzevi ve adı konmamış bir yaşam formuna hapseden, insanın karşılaşmaktan pek hoşlanmadığı tek bir kelimeyle, zihnin nitelediği o dünyadan çözülme ve ona bağlanma mecburiyetinden başka bir şey değildi. Nedenini Ulrich de bilmiyordu ama birdenbire hüzünlenip şöyle düşündü: “Ben kendi kendimi bile sevmiyorum.”