Ağaçların konuşabildiği Narnia’daki o eski günlerin özlemi, bütün benliğini sardı. Eğer uyandırabilirse, bu ağaçların tıpkı birer insan gibi konuşacağından emindi. Gümüş renkli bir huş ağacına baktı – yumuşak, şırıl şırıl akan su gibi bir sesi olurdu. Dans etmekten hoşlanan, saçları darmadağın narin bir kıza benzerdi. Meşe ağacına baktı – kızıl sakallı, pörsümüş ellerinde ve yüzünde et benleri olan kıllı, sempatik bir yaşlı adam gibi olurdu. Dibinde durduğu kayın ağacına baktı. Ah! En iyileri o olurdu – hoş ve görkemli, zarif bir tanrıça, ormanın hanımefendisi…
Tanrı'dan korkun! Koca adamlar şu küçük kızlar yüzünden dövüşmeye başladınız, ama onlar her şeyi unuttu bile... Yine birbirlerini seviyor, neşeyle oynuyorlar işte. Sizden akıllıymışlar doğrusu!
"Küçük çocuklar gibi olmazsanız, Göklerin Egemenliği'ne asla giremezsiniz.”
Sen kötülüğü yok etmek istiyorsun, ama o senin içinde büyüyor. İnsan öldürmek kolay, ama kan ruhuna da sıçrar. Insan öldürenin ruhu kanar. Kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakársin ki yok éttiğini sandığın kötülükten daha beteri senin içinde büyüyor. Musibete boyun eğersen, gün gelir musibet de sana boyun eğer.