Umutlanmıştım; her şey yoluna giriyordu. Ama olan yine oldu. Bir sabah şehir, Ensâr'dan bir kadının öldüresiye dövüldüğü haberiyle çalkandı. Tam da İslam'ın, kadınların güçsüz görüldüğü, alınıp satıldığı, haklarının gasp edildiği zamanları tarihe gömmek üzere olduğu bir anda... Haber herkesi ayağa kaldırmıştı. Adamın biri, Beni Kaynuka Çarşısı'ndan evine dönmekte olan bir kadının üzerindeki sıradan ziynetlere tamah etmiş, gerdanlığını aldıktan sonra, kimseye şikâyet edemesin, faili meçhul kalsın diye başını taşla ezip bırakmış. Ömürlerin sahibi Allah'tır ya, kadın ölmemiş. Onu can çekişir hâlde bulan kişi derhal gülümün huzuruna getirdi; üç şüpheli isimle birlikte. Kadın konuşamıyordu. Gülüm ona şüphelilerin isimlerini sırayla söyledi. İlk ikisinde başıyla hayır işareti yapan kadın üçüncüde faili teşhis etti. Bu adam bir Yahudi idi. Ensâr'dan bir kadın, bir Yahudi tarafından gasp edilip ölüme seza görülmüştü. Müslümanlar galeyana geldi. Gülüm hadiseyi hukuka göre halletmek gerektiğini söyledi ve adı anılan Yahudi'yi huzura getirdiler. Çaldığı gerdanlık koynundan çıktı. Gülüm kısasa hükmetti ve adam, tıpkı kurbanı gibi başı ezilerek öldürüldü. Bu hadise, neye inanırsa inansın, Medine'deki her kadını sevindirdi. "Muhammed, kadınları hukukî güvenceye kavuşturdu, onlara şahsiyet kazandırdı," diyorlardı. Oysa çölde kadının hiçbir değeri yoktu. Müşrikler istedikleri sayıda kadınla evleniyor, bunların hiçbirini kendisiyle eşit tutmuyor, bazen iki kız kardeşi birden alabiliyordu.