Dilara

Gülümün hakiki dostları ve arkadaşları namazdan çok hoşlandılar, günlerce birbirlerine namazı anlattılar ve beş vakit girdikçe namaza koştular. Hâlâ da öyledir!.. Hakiki dostlar, namazla mutlu olurlar...
Sayfa 287
Reklam
Hz.Ömer
"Ey Allah'ın elçisi! Bizler ister diri, ister ölü olalım, hak üzerine değil miyiz?" "Evet! Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki siz ister ölü olunuz, ister diri, mutlak hak üzesiniz!" "Ey Allah'ın elçisi! Biz hak üzerine, onlar batıl üzerine olduklarına göre, biz ne diye dinimizi gizliyoruz?" "Ömer, biz henüz sayıca çok azız!" "Ey Allah'ın elçisi! Seni hak din ve Kitap ile gönderen Allah'a yemin ederim ki hiç çekinmeden, hiç korkmadan oturup İslam'ı anlatmadığım bir küfür meclisi kalmayacak. Biz muhakkak ortaya çıkacağız!" O gün, benim için gülümün bütün kokusu, rengi ve güzelliğiyle açtığı gün oldu. Meserret şarkıları söyleme vaktiydi. Çünkü haremdeki bütün müşrikler, Müslümanların iki kafile hâlinde, alımlı çalımlı adımlarla, rahvan giden atlar misali Kâbe'yi açıkça tavaf ettiklerini seyrediyorlardı ve içlerinden biri bile çıkıp onlara müdahalede bulunamıyordu. Nasıl bulunsunlardı ki, kafilelerden birinin başında Hamza, diğerinde Ömer şahlanıyordu. Kureyş'e göre bu ikisi Muhammed'in önüne engel diye elleriyle koydukları çalı çırpıyı sü-pürecek birer sel, kayaları ve dağları eritecek birer ateş topuydu. Kulaktan kulağa fısıldanan hakikati cemiyete haykırma vaktiydi. Sızıntıyı, gürül gürül bir akış bekliyordu. Ve gülüm o gün Ömer'e "Faruk!" diye seslendi: "Hak ile batılı ayırdı" diye...
Sayfa 240
Necaşi Eshame
Hayır, hemen göndermedi. Bilakis bize yer gösterip oturttu. 'Sizin peygamberiniz size ne emrediyor? diye sordu. Anlattım ki biz cahilce yaşayan bir kavim idik. Putlara tapar, ölü etleri yerdik. Çirkin işler yaptığımız olur, akrabaya elimizi uzatmazdık. Güçlülerimiz zayıflarımızın malını gasp ederdi. Sonra Allah aramızdan bize soyu, doğruluğu, dürüstlüğü belli el-Emin olan elçiyi gönderdi. O da bizi Allah'a davet etti. Allah'ın bir oluşuna şahadet etmemizi, tapınageldiğimiz yararsız putları terk etmemizi söyledi. Doğruyu konuşmamızı, sözümüzde durmamızı, akrabalık bağlarında titizlenmeyi, komşumuzun haklarını gözetmemizi, suç işlemekten ve kan dökmekten sakınmamızı öğütledi. O bize sadaka vermemizi, haramlardan el çekmemizi, kan dökmememizi, yalan şahitlik yapmamamızı, yetimin malını yememeyi, iffetli kadınlara iftira atmamayı söyledi. Sözün burasında necaşi bir el işaretiyle beni susturdu ve ayağa kalkıp Mugîre'ye doğru yürüdü. Bu sefer sesinin tonu sertçe çıkmıştı: 'Bunlar sizin köleleriniz mi?' 'Hayır!' 'Size şahsi bir borçları var mı?' 'Hayır!' 'O hâlde bunlardan el çekiniz. Bunları size ebediyen teslim etmem. Hatta bana altından kiliseler yap- sanız bile!..." "Peki size ne dedi?" "Bir müjde gibiydi sesi. Gözlerimizin içine tek tek baktı ve gülümsedi: 'İstediğiniz yere gidin, ülkemde güvende olacaksınız. Önüme altından dağlar yığsalar bile sizden birinize zarar vermem!'
Sayfa 223
Tartışmalar, tartaklamalar derken ortalık iyiden iyiye karıştı. Orantısız işkenceler, haddi aşan eziyetler, inananlara vurmak, yaralamak, etlerini çizmek, tırnaklarını sökmek, dişlerini dökmek sıradan hadiseler arasında görüldü; vahşi ve yırtıcı tırnaklar kimsesizlerin boğazlarına geçirilmeye başlandı. Ebû Bekirlere urganlar, Osmanlara direkler, Zübeyirlere dumanlar, Mus'ablara açlıklar, Habbablara boynu burulmalar, Ümmü Ubeyslere susuzluklar, Füheyrelere sürüklenmeler, Zeydlere akrep dişli zırhlar düştü. Kızgın güneşte, kızgın kumların üzerinde, kızgın demirlerle dağlanmalar, şiddetli kayaların altında nefes alamayacak derecede daralmalar, bırakıldıkları yerde günler ve haftalar boyu küfürler, tekmeler, tokatlar, tükürükler ve aşağılamalar... Ve işkenceciler hep aynı cevabı duydular: "La ilahe illallah Muhammed rasûlullah!" Bu kelimenin ardında kocaman tevekküller, teslimiyetler, sabırlar vardı. Ve bir de Ebû Bekir... Alicenap ve iyiliksever Ebû Bekir... Yüksek paha ödeyip işkencelerden köle satın almayı âdet edinen Ebû Bekir... Öldü sanılıp bir kayanın altında terk edilen kölelere hayat sunan Ebû Bekir... Her zaman her bunalanın imdadına yetişen; güçsüz ve mazlum köleleri satın alıp azat eden Ebû Bekir... Hiç şüphesiz onlara harcadığı parayla savaşçı köleler satın alsaydı güçlü bir ordusu olurdu ama o iman etmiş olanların gücüne talip çıkarak kazanılmış gönüller ordusu kurmayı tercih etti. Gülüme gelince, bütün cihan ona ağlasa benim kadar yaş dökebilmiş olamaz... İnsanlıktan sıyrılmış bu günleri göreceğime keşke ölseydim!..
Sayfa 202
Ah Mekke... Eski adıyla Bekke; yani "gözyaşı vadisi"... Bugün gözlerden vadilere yaş akmaya başladı. Ve sanırım bu yaşlar daha çoook akacak. Ta ki bütün insanlık bu gözyaşı vadisinden yıkanıp geçesiye kadar...
Sayfa 150