Tartışmalar, tartaklamalar derken ortalık iyiden iyiye karıştı. Orantısız işkenceler, haddi aşan eziyetler, inananlara vurmak, yaralamak, etlerini çizmek, tırnaklarını sökmek, dişlerini dökmek sıradan hadiseler arasında görüldü; vahşi ve yırtıcı tırnaklar kimsesizlerin boğazlarına geçirilmeye başlandı. Ebû Bekirlere urganlar, Osmanlara direkler, Zübeyirlere dumanlar, Mus'ablara açlıklar, Habbablara boynu burulmalar, Ümmü Ubeyslere susuzluklar, Füheyrelere sürüklenmeler, Zeydlere akrep dişli zırhlar düştü. Kızgın güneşte, kızgın kumların üzerinde, kızgın demirlerle dağlanmalar, şiddetli kayaların altında nefes alamayacak derecede daralmalar, bırakıldıkları yerde günler ve haftalar boyu küfürler, tekmeler, tokatlar, tükürükler ve aşağılamalar... Ve işkenceciler hep aynı cevabı duydular:
"La ilahe illallah Muhammed rasûlullah!"
Bu kelimenin ardında kocaman tevekküller, teslimiyetler, sabırlar vardı. Ve bir de Ebû Bekir... Alicenap ve iyiliksever Ebû Bekir... Yüksek paha ödeyip işkencelerden köle satın almayı âdet edinen Ebû Bekir... Öldü sanılıp bir kayanın altında terk edilen kölelere hayat sunan Ebû Bekir... Her zaman her bunalanın imdadına yetişen; güçsüz ve mazlum köleleri satın alıp azat eden Ebû Bekir... Hiç şüphesiz onlara harcadığı parayla savaşçı köleler satın alsaydı güçlü bir ordusu olurdu ama o iman etmiş olanların gücüne talip çıkarak kazanılmış gönüller ordusu kurmayı tercih etti.
Gülüme gelince, bütün cihan ona ağlasa benim kadar yaş dökebilmiş olamaz... İnsanlıktan sıyrılmış bu günleri göreceğime keşke ölseydim!..