Hakikatleri lafızlardan elde etmeye çalışan kimseler, kimi zaman şaşkınlığa düşer de lafızların çokluğundan dolayı manaların da çok olduğu vehmine kapılır. Hakikatlerin kendilerine açıldığı kişiler ise mânaları asıl, lafızları da bunlara tabi olarak kabul ederler. Zayıfların işi ise bunun tersidir; onlar hakikatleri lafızlardan elde etmeye çabalarlar. Her iki fırkaya şu âyetle işaret edilmektedir: "Yüzüstü kapanarak giden mi daha doğrudur, yoksa dosdoğru bir yolda dimdik giden mi?"25
Kimi idrak edilebilen şeyler ise akla arzedildiğinde her zaman akılda hazır bulunmaz. Aklın nazarî meselelerde olduğu gibi bunlar hususunda düşünüp taşınması, etraflıca incelemesi, uyarılması gerekir. Onu uyaran şey de hikmetli kelâmdır. Hikmetin nûru zuhur edip etrafı aydınlattığında akıl bilkuvve idrâk edici olmaktan çıkıp bilfiil idrak edici hâle gelir. Hikmetlerin en üstünü ise Allah Teâlâ'nın kelâmı, bilhassa da Kur'ân-ı Kerim'dir.
İlâhi hikmet, kirpiklerin renginin siyah olmasını murad etmiştir, böylelikle gözün çepeçevre sarılarak gözün ışığının bir araya toplanması mümkün olur. Beyaz renk ise gözün ışığını dağıtır ve nûrunu zayıflatır. Öyle ki uzun süre parlak beyaza, mesela güneş ışığına bakmak -nasıl ki zayıf kuvvetlinin yanında yok olur, öylece- gözün nûrunu mahveder.
Böylece gören ruha nûr dendiğini, niçin ona bu ismin verildiğini ve niçin bu ismin ona daha lâyık olduğunu anlamış oldun. İşte bu ikinci vaz' olup havâssa aittir.
Kısacası nûr, kendi başına görülebildiği gibi kendisi aracılığıyla başkalarının da görülebildiği güneş gibi varlıklara denilir. Bu, nûrun birinci vaz'a göre tarif ve hakikatidir.