Günsel ile Kenan…
Sol harekette yer almak isterken rahatlığı tercih eden, yediği iki tokatla ürküp geri çekilen Kenan… Ama içinden devrimi hiç atamayan biri. Günsel ise başlı başına ateş… Peki ya yolları kesişirse? Ortalık yanmaz mı?
Vedat Türkali öyle bir yakmış ki…
O bunalımlı dönemde okur, bir yandan Kenan’ı da sever, Günsel’i de… Ya da ikisinden de nefret eder.
“Ah bizim küçük burjuva duyarlılığımız.”
Bir Gün Tek Başına, 27 Mayıs 1960 darbesi öncesini; aşkı merkeze alarak, siyasi ve toplumsal yapıyı, insanların buhranlarını ve dönemin ruhunu son derece sürükleyici bir şekilde anlatıyor.
“Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel’i bekliyorum.”
Finali ise… hiç beklemediğim bir şekilde bitti. Yazar gerçekten şaşırttı beni; yarattığı karakterden böyle bir davranış beklemezdim, yalan yok.
Ve son sayfayı kapattığınızda içinizde kocaman bir “ah” kalıyor:
Ah ülkem…
Ah memleket…
Ah insanlar…
Ah aşk…
....
Sonra gittin.
Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
Kitaplar, aşk, her şey.
Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım.
Sonra gittin.
Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
Söz dedim, söz verdim.
Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
Güneşi özledim,
sonra seni
Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.