"... Ve delikanlı evrenin ruhuna daldı, Evren'in Ruhu'nun, Tanrı'nın Ruhu'nun parçası olduğunu gördü ve Tanrı'nın Ruhu'nun, kendi ruhu olduğunu gördü."
Langdon fotoğrafları çekerken, şöhretle ölümsüzlüğü yakalamak, diye düşündü. Shakespeare, Homeros ve Horace, insanın "ünlü" olma arzusunun aslında başka bir insan özelliğinden, ölüm korkumuzdan kaynaklandığına inanıyorlardı. Ünlü olmak, öldükten çok sonra bile hatırlanacağınız anlamına geliyordu. Şöhret, bir çeşit ebedi hayat imkanı sunuyordu.
Korkmamalıyım. Korku, zihni öldüren şeydir. Korku, tam bir yok oluşu getiren küçük bir ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Onun üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiğinde, iç gözümü çevirip yolunu göreceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Sadece ben kalacağım.”
Aptallar bile erkeklerle kadınların zaman zaman farklı düşündüklerini bilir, ama en büyük fark şudur: Erkekler unutur, ama asla affetmez; kadınlar affeder, ama asla unutmaz.
Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzüne, bir insanların yüzüne bakıyor, ama onları birbirinden ayırt edemiyorlardı. İçeridekiler domuzların yüzüne bakıyor, sonra insanların, insanların yüzüne bakıyor, sonra domuzların, hatta domuzların yüzüne bakıyor, sonra insanların, insanların yüzüne bakıyor, sonra domuzların; ama kimin domuz, kimin insan olduğunu ayırt etmek zaten imkansızdı."
Kitabın en vurucu paragrafı buydu.
Sizce ?