Albert Camus – Yabancı
Roman daha ilk cümlesiyle bizi bir tokat gibi karşılar: “Anne öldü.”
Meursault’nun annesine gösterdiği kayıtsızlık, aslında ölüm karşısındaki duyarsızlığı değil; hayata, düzene ve toplumun beklentilerine karşı yabancılığını anlatır. Patronunun izni nasıl karşılayacağını düşünmesi bile onun iç dünyasına dair ilk işarettir: O, duygularını değil dünyanın ondan beklediği rolü düşünür.
Camus’nün en güçlü tarafı, iklimi, ışığı, güneşi, mekânı neredeyse bir karakter gibi işlemeye başlamasıdır. Morgda tabutun sökülen vidaları, güneşin ikindi ışığı, sıcak, kum… Bunların hepsi Meursault’nun kaderini belirleyecek atmosferdir.
Roman boyunca Meursault hep aynı şeyle sınanır:
Bir insan hangi anda ve nasıl duygulanmalıdır?
Topluma göre bunun bir kuralı vardır. Meursault için yoktur.
Meursault annesinin ölümüne değil, tüm hayata karşı aynı kayıtsızlıkta.
Onun kayıtsızlığı, hayatın anlamını yitirmiş olmasından değil; hayatın aslında herkes için aynı döngüden ibaret olduğunu görmesindendir.
Patrona söylediği gibi:
“İnsan hayatını değiştirmez. Her hayat az çok aynıdır.”
Sorgu sürecindeki sahnelerle roman başka bir faza geçiyor. Devlet, adalet, mahkeme ve din; hepsi Meursault’yu yargılamak için değil, bir duygu kalıbına sokmak için harekete geçiyor. Bu nedenle adalet mekanizması ona makul gelirken bile, kendi gerçekliğini korumaya devam eder.
Hapisteyken söylediği şu satırlar romanın özünü taşır:
“İnsan eninde sonunda her şeye alışır.”
Bu noktada Meursault, dünyaya karşı yenik değildir; onu anlamış ve kabullenmiştir.
Sonlara doğru ölümle yüzleştiği bölümde söylediği fikir ise Camus’nün “absürd” felsefesinin en açık ifadesidir:
Ya otuzda ölmüşsün, ya yetmişte.
Fark yok. Çünkü ölüm zaten kaçınılmaz.
Bu cümle, Meursault’nun hayatı değil; insanın kaderini