Sınırsız zaman, insana sınırsız cesaret verirdi. Başından beri insana her şeyin, hiç olmazsa burada, bu bildik dünyada biteceği aşılanır dururdu. Her tarafta sınırlar ve darlıklar var ve öylesine iğrenç çirkin bir darlık ki onu kısa sürede genişletmek insanın elinde değil. Bu darlıkta herkes, arkadan ne geleceğine bakar, bu kaçınılmazdır; herkesin boyun eğmesi gerekir, planlarına ve hizmetine bakılmaksızın. Bir ruh, istediği kadar engin olsun; sıkıştırılacaktır, ta ki boğuluncaya kadar, hem de kendisinin belirlemediği bir zamanda. O zaman kimin belirlediği , etkilenen ruha değil, raslantı sonucu egemen olan anlayışa kalmıştır. Ölüme kölelik, her çeşit köleciliğin çekirdeğidir ve bu kölecilik kabul görmemiş olsaydı, kimse onu benimseyemezdi.
En çok dikkat edilmesi gereken şey, insanın kendini ölüyle birlikte bir yere hapsetmemesidir. Onu dışarıda bırakmalı ve başkalarına da onunla bağ kurmasına izin vermelidir. Israr etmeden, ondan insanlara söz etmeli ve onu soyutlayarak uzaklaştırmamalı.
Öbür dünya, bizim içimizdedir: Ağırlığı fazla bir bilgi ama içimizde saklı. Bu, modern insanın o büyük ve çözümsüz parçalanmışlığıdır. Çünkü modern insanın toplu mezarı da tüm yaratıkların toplu mezarı da bizim içimizdedir.
CANEITİ, seksen' yaşmdayken şöyle yazar: "Ama ben ölüme
lanet okuyorum. Elimden başka türlüsü gelmiyor. Bunun dışmda
kör de olsam, başka bir şey yapamam, ölümü bir tekmeyle geri itiyorum. Onu kabullenmiş olsam, bir cani olurdum." Buradaki espri, genelleştirildiğinde hemen şaşırtır insanı. Ölümü kabullenen insanların hepsi -filozoflar, cenaze işleri yapanlar, mezar hatipleri, taziye kaleme ahınlar, hatta mezarlık ziyaretçileri gerçekten cani mi? Onların cinayetlerinin kaynağı nedir? Neyi ihmal ettiler? "Cani olurdum." Bu, radikal olduğu kadar çift taraflı