Maggie O’Farrell’in Hamnet kitabını sonunda okudum. Açıkçası bu kitap çok fazla abartıldığı için elim bir türlü gitmiyordu; yaklaşık iki üç yıldır “okunacaklar” listemdeydi ama sürekli erteliyordum. Sonunda diyelim.
Kitap gerçekten güzel ama klasik anlamda “güzel” bir kitap değil değişik bir hikâyesi var. Merkezinde bir ölüm var tabii ki: Hamnet’in ölümü.Benim için kitabın en dikkat çekici karakteri Agnes oldu. Çok farklı bir kadın. İnsanlara dokununca onlarla ilgili şeyler hissedebiliyor; geçmiş ya da gelecekle ilgili bazı şeyleri görebiliyor. Bu yönü kitaba biraz mistik bir hava katıyor. Sonra evleniyor, üç çocuğu oluyor: büyük kızları Susanna, bir de ikizler Hamnet ve Judith. Judith daha hassas, daha kırılgan bir çocuk olarak büyüyor; o yüzden insan okurken sanki ölecek olan oymuş gibi düşünüyor. Ama ölen Hamnet oluyor ve bence kitabın en vurucu kısmı da tam burada başlıyor.
Bir insan bir kayıp yaşarken ne hisseder, bunu anlatmak gerçekten zordur ama bu kitap bunu çok güzel yapmış. Agnes’in oğlunu kaybettikten sonraki hali çok ağır ama çok gerçekti. O boşluk hissi, hayatın artık asla eskisi gibi olmayacağını anladığımız o anlar çok etkileyiciydi. Özellikle mezara götürülme sahnesi, mezarlığa kadar yapılan yürüyüş ve Agnes’in vedası bence kitabın en güçlü bölümleriydi.
Hamnet’in babası yani William Shakespeare kitapta doğrudan adıyla çok öne çıkmıyor ama tabii ki onun olduğunu biliyoruz. İlk başta Londra’da tiyatroyla ilgilenen, ailesinden uzak bir adam gibi duruyor ama asla sevgisiz ya da vurdumduymaz biri gibi hissettirmiyor. Sonunda yazdığı Hamlet oyununu Agnes’in izlemesi ve orada aslında oğlunu yaşatmaya çalıştığını anlaması çok güzeldi. Agnes’in başta öfkeyle gittiği o yolculuğun sonunda bunu fark etmesi bence kitabın en güzel anlarından biriydi.
Hamnet’in