Doğa olguları arasında da gözle görülmeyen, ancak analizci bir gözle bakıldığında farkedilebilen bir ritim ve düzen vardır. Bizim fizik yasaları dediğimiz de bu ritim ve düzenin ta kendisidir.
Direkt sadede gelelim, lunapark; içinden çıkamadığımız, iliğimize çengellerini geçiren dünya. Hikâye şiir mantığıyla yazılmış, metaforlarla dolu, üstelik Yahya Kemal şiirlerini anımsıyorsunuz okurken; sizi zamandan ve mekandan koparan, yaşadığınız andan mazilere götüren, nedamet duraklarından geçiren "ah keşke bu böyle olmayaydı" dedirten bir serüven.
"İyi ki"lerinin sayısı "keşke"lerinden çok olmayan bir insan ne yapsa da mutsuzdur. Ruhunun itirazlarını yanıtsız bırakan, akl-ı maaş ile dünya hayatını çekip çeviren, son nefesi binbir pişmanlıkla vermeye mahkumdur. Ah nolaydı Süleyman (hikâyenin ana kahramanı) kalaydın ya yorgancı Hafız Efendi'nin yanında. O her şeye, herkese meydan okuyan, ümmi olan, çiçekleriyle konuşan, pamuğuyla halleşen o gönlü güzel adamın yanında kalaydın ya.
Keşkeler asla geri getiremeyeceğimiz çaresizliklerimiz. Sen, memur oldun, herkesi sevindirdin. Peki ya sen Süleyman, mutlu olduğun bir anını okuyamadım hikâyede.
Hikâye Süleyman'ın lunaparkta bir tavşanı vurmak istemesiyle başlıyor, yanında eşi Zinnure ve kızı Fatma da var. Tavşan bir metafor, Süleyman'ın kavuşmak isteyip de kavuşamadığı emelleri; dünyevî istek ve arzuları. Fatma habire babasını çekiştirip duruyor; çarpışan otolara binmek için. Karısı çekiliş için ısrar ediyor. Anlayacağınız herkesin Süleyman'dan beklentileri var, e ne de olsa hep gelmiyorlar buraya (tıpkı bizim dünyaya tek geliş hakkımız olduğunu bahane ederek, binbir türlü batağa batmamız gibi) isteklerini yerine getirecektir Süleyman; herkes hoşnud edilecek..
Süleyman, Hafız Efendi'nin yanında çırak iken dayısı araya giriyor. Annesini ikna ediyor ve Süleyman ona çıraklık etmeye başlıyor. Rafet dayı, ehli tarik biri lakin para ve ticaret onu yürüdüğü yoldan alıkoymuş, artık o da herkes gibi; malını arttırma derdinde.