Bu kitabı önce filmi sayesinde duydum. Filmi izlemek yerine önce metnin kendisiyle tanışmak istedim. İyi ki de öyle yapmışım. Çünkü bu kitap, yasın ve kaybın insanın içine nasıl yerleştiğini, nasıl biçim değiştirdiğini ve herkeste bambaşka bir şekilde yaşandığını o kadar güçlü anlatıyor ki, okur olarak sadece tanık olmuyorsunuz; o acının bir parçasına dönüşüyorsunuz.
En başta bir ölüm okuyacağımı bilerek başladım. Ama asıl çarpıcı olan, ölüm anından çok, o ana kadar geçen sürecin katman katman işlenişiydi. Günlük hayatın sıradan akışı içinde yaklaşan felaketin gölgesini hissetmek, geriye dönüşlerle (flashback) geçmişin bugüne ustalıkla bağlanışı… Yazar gerçekten bir film kurgular gibi yazmış. Sahne geçişleri, atmosfer, diyaloglar… Okurken birçok anı zihnimde bir sinema sahnesi gibi canlandırdım. Hatta bazı bölümlerde “Bunu beyaz perdede nasıl görürdüm?” diye hayal ederek ilerledim.
Agnes ve eşi arasındaki ilişki de beni derinden etkiledi. Birbirlerine duydukları güven, sarsılmayan bağları, destek oluşları… Okurken içimden onların hiç ayrılmamasını, aralarındaki o güçlü bağın hiç zedelenmemesini diledim. Ancak yas herkes için aynı şekilde yaşanmıyor. Agnes, acının içine giren, onunla yüzleşen ve sonunda kabullenişe doğru ilerleyen taraftı. Ölümü gördü, dokundu, yaşadı ve onunla kalmayı seçti.
Hamnet’in babası ise başka bir yol seçti. Ölümün hemen ardından uzaklaştı. Evden, anılardan, gerçekle yüzleşmekten kaçtı. Belki de evden uzak kaldığı sürece oğlunun hâlâ bir yerlerde yaşadığına inanabiliyordu. Ölümü görmezden gelmek, onu ertelemek, yok saymak… Dört yılın sonunda, belki de Hamlet oyununu yazarken ilk kez gerçekten oğlunun ölümünü kabullendi. Sanatın, bastırılan acıyı dışarı çıkaran bir alan oluşunu burada çok güçlü hissettim.
Kitap boyunca beni en çok yaralayan