Ölümünden sonra yayınlanan “Proofs of Holly Writ” adlı öyküsünde Kipling, Shakespear‘in arkadaşı Ben Johnson ‘la Kral James Kitabı Mukaddesi’nin çevirisi üstünde birlikte çalıştığını anlatır. İkili, Yeşaya kitabından birkaç ayet üzerinde çalıştıktan sonra,
“Bunda bizim de payımızın olduğunu kim bilecek?” diye sorar Ben Johnson.
“Eğer dünyaya kulak veriyorsa Tanrı bilebilir,” diye yanıt verir Shakespeare.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Metin dinmeyen bir çalkantıdır.
Sayfanın kenarlarında sıkışıp kalmış metin okurlar tarafından serbest bırakılır, okurlar metnin kendi hayal dünyalarında serbestçe akmasına izin verirler. Metnin yegâne sınırları okurun aklıseliminin sınırlarıdır. Çevirmenin gözünde bir metin her şeye dönüşebilir. Düzyazı şiire, siyasi risaleler kurmacaya dönüşebilir, keza kurmaca teolojiye, kişisel anılar resmi tarihe, resmi tarih masala dönüşebilir. Okur ya da çevirmen metni durmadan katman katman dönüştürür. Çevirmen bir çalkantı durumunun yerine bir başkasını koyar. Bir çevirmenin seçimi asla son seçim olamaz.
“Çevirmenler de tıpkı hırsızlar gibi, kendi dilsel vatanlarını zenginleştirmek için kendilerine ait olmayan şeye el koyarlar.
Vatanseverlik adına korsanlık… “
Çeviri sanatı okurlara doğru bir okumanın asla olmadığını hatırlatır. Her edebi metnin, ortaya çıktığı anda var olduğunu, sonra da bir okur gelip onu hayata, okurun kendi deneyiminin ve anlayışının çeşitliliğini yansıtan bir hayata geri döndürene kadar bir tür kış uykusuna yattığını, askıda kalmış bir tomurcuklanma haline düştüğünü biliyoruz. Freud‘un okuduğu Balzac ile Marx’ın okuduğu Balzac aynı Balzac değildir. Tek bir dilde tek bir okumada bile sözcükler herhangi bir okurun o anda kavrayabileceğinden daha fazla anlam taşır.