Bittiğine üzüldüğüm bir kitap oldu. Pamuk’un 1974 – 1978 yılları arasında yazdığı ilk romanı. Nedense Pamuk bu kitabına hep önyargıyla yaklaşmış ve yurt dışı baskılarına pek sıcak bakmamış ama beni çok sardı kitap. Işıkçı Ailesinin 1905 ile 1970 yılları arasındaki üç kuşak hikayesi anlatılıyor. Aynı zamanda Türk burjuvazisinin doğuş serüveninin hikayesi de diyebiliriz. Osmanlı’nın son dönemlerinde ticaret daha çok Rum, Ermeni ve Yahudi tüccarların yani gayrimüslimlerin tekelindeyken Cevdet Bey ticaret ile uğraşır, işini büyütür sonra da batılı yaşam tarzına yakın bir aile kurup Nişantaşı’na yerleşmeyi planlar. Işıkçı Ailesi özelinde sadece bir ailenin değil, toplumun ve şehrin değişimini de yansıtan bir roman.
Orhan Pamuk’un okuduğum ikinci kitabı oldu. Dili öyle tatlı, anlatışı o kadar sade, karakterler arasında geçen diyaloglar ve kurgusu o kadar güzel ki, Pamuk daha 22 yaşında resmen Nobel’e göz kırpmış. Nişantaşı ve Teşvikiye’deki bahçeli paşa konaklarının yerini apartmanların alması; giderek değişen zaman ve insanlar, değişen sosyoloji çok güzel anlatılıyor.
Yazar romanında yer yer kendi yaşantısından izlerin taşıdığını ve Thomas Mann‘ın “Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü” kitabında da esinlendiğini kitabın sonsöz kısmında belirtmiş. Orhan Pamuk okumak bana büyük keyif veriyor doğrusu ve inşallah diğer kitaplarını da yavaş yavaş okumaya devam edeceğim.