Baharın rahiyasından akıp coşan çiçeklerle hatırlıyorum lise yıllarımızı!
Kimimize kış, kimimize bahar olup canıyla değen babalarımızı!
Bu memlekette insanlar belki de en çok baba sancısıyla inliyor, en çok baba deyince aklımıza gelir çocukluğumuz!
Mazinin araladığı perdeden sızıyor eski günler!
Onlarla kavgalı onlarla sevdalı olduğumuz!
En çok baba yokluğunun hüsranıyla kızıyormuş zaman ayrılığın yarasını!
Beslenme, barınma gibi zaruri ihtiyaçlarını veya bunlara dair kaygılarını giderememiş kimseler, Aristoteles’in sözünü ettiği “iyi yaşam”a yani insan onurunu önceleyen, bilgiyle beslenen ve estetikle taçlanan bir hayata yönelme teklifine müspet karşılık veremezler.
Yazarları, kitap üreten uzmanlar, edebiyat teknisyenleri olarak görmüyorum. Kendini aşmaya çalışan kişidir yazar. (Okur da hakeza.) Ve onun kişiliği, olanca netliğiyle eserinde görünür. Tuhaf bir şey mi söyledim? Pekala… Neden “Tanpınar okuyorum” deriz mesela? Çünkü biliriz ki insan esasen manevi/mücerret bir varlıktır. Ve Tanpınar’ı cüssesinden, sesinden, kokusundan tanıyamayız. Yazar, eseridir. Dolayısıyla, kanaatimce “Kitap en iyi arkadaştır” sözü, derinlerde bir yerde “Yazar en iyi arkadaştır” manası kazanır.
… Peki ya diğerleri? Yani bu dünyadan göçmüş yazarlar? Ya en iyi arkadaşımız, biz onunla tanışmadan ölüp gittiyse?.. Cemal Süreya’yla teatide bulunmak, Orhan Kemal’le hasbıhal etmek, Oğuz Atay’la dertleşmek iyi olurdu sanki?
Başka başka düşüncelere açılmak suretiyle, kendini yenilemeye yönelmek; farklı ve mümkünse daha iyi birine dönüşme umuduyla ilerlemek. İşin aslı, okumak fikirlerimizi riske atmaktır.