Edgar Cayce Akademisi:
Beth Revis’in bu romanı benim için sadece bir kitap değil, bizzat içine düşüp sarsıldığım bir deneyimdi. Fantastik bir hikaye okuyacağımı, zamanda yolculuk yapan özel bir çocuğun maceralarına eşlik edeceğimi sanarak başladım. Ama kitabın sonunda öyle bir "duvara çarptım" ki, halen etkisinden çıkamıyorum.
Kitabı okurken ana karakter Bo ile o kadar bütünleştim ki, onun zihni benim zihnim oldu. O ne derse sorgusuz kabul ettim. Zamanda yolculuk yaptığına, o akademinin gizemine, her şeye onunla birlikte inandım. Bu yüzden finalde onun aslında bir akıl hastası olduğunu ve akademinin sadece bir sanrıdan ibaret olduğunu öğrendiğimde, sanki en güvendiğim dostum bana yalan söylemiş gibi bir ihanet hissettim. İnandığım tüm duygular bir anda yanıp kül oldu.
Bo'nun gözüyle bakarken, onun hayallerine engel olan anne ve babasına çok kızmıştım; "bu nasıl insanlık, neden onu anlamıyorlar?" diye düşünüyordum. Hatta kardeşim haklı bulduğum, onlara öfkelendiğim anlar oldu. Ama finalde anladım ki; kötü dediğim o insanlar, aslında evlatlarının hastalığı karşısında çaresizce çırpınanlarmış. Bu durum bana hayattaki en büyük dersi verdi: Bir olayı kaç kişi yaşıyorsa, o kadar farklı gerçeklik vardır. Biz sadece bir tarafın penceresinden bakınca, diğerinin "cehennemini" göremiyoruz.
Bu hikaye, hayallerin hem bir sığınak hem de bir hapishane olabileceğini gösterdi. Sıkıştığımızda, acı çektiğimizde zihnimiz hayallere kaçar; bu bazen o anı atlatmak için gereklidir. Ancak Bo, o hayalin dozunu ayarlayamadı. Hayat dengeden ibarettir; bir şeyi fazla kaçırırsan zehir olur. Bo o zehri içti ve hayal kapısını arkasından kilitledi.
Kitap bitmesine rağmen halen kendime soruyorum: "Gerçekten hasta mıydı yoksa özel gücü mü vardı?" Belki de yazar bu belirsizliği bilerek bıraktı. Ama benim
Ben Martin ile biraz geç tanıştım maalesef. Kitabı geç okumayı kast etmiyorum bakın. Martin'i kitabı okurkende tanımamışım ben. Herkes gibi bende Martin'e biraz haksızlık etmişim meğer. Herkes gibi bende Martin'e karşı mahçubum biraz...
Martin umutların ve başarıların adamıdır. Bir o kadar da hüzünlerin ve hayal kırıklıklarının. Mutluluğun ve inancın adamıdır. Bir o kadar da üzüntünün ve yıkılışın adamıdır..
Martin, kendi halinde bir denizcidir. Denizlere açılıp, ağır işlerde çalışıp, parasını içkide bitiren; zeki, güçlü, yakışıklı kahramanımızdır Martin.
Martin, bir gün Ruth'un kardeşi Arthur'un hayatını kurtarır ve Arthur onu evlerine yemeğe davet eder. Martin daveti kabul eder ve akşam yemeğine gider. Martin görür görmez Ruth'un güzelliğine ve egitimine aşık olur.
Ruth karşısında konuştukça Martin dahada eziliyordu küçülüyordu. Ruth'a hayran kalmıştı. Bu güzel kadın ne kadar eğitimli ise Martin'de bir o kadar eğitimsizdi. Aralarındaki fark Martin'i bitiriyordu. Ortadaki sınıf farkı apaçık ortada idi...
Martin ve Ruth ile kitaplar, okul ve daha bir çok eğitim alanında konuşup sohbet ediyorlardı. Bu sohbetlerde Ruth Martin'in yüksek bir eğitime ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Eğitimin dışında Martin onda çok farklı duygular uyandırıyordu ve bunun adını kendiside bilmiyordu. Sohbetlerden Martin'in çıkardığı ise Ruth'a yaraşır olmak için kendini geliştirmesi gerektiğiydi. Martin kütüphanelerden çıkmıyor, kitaplar alıyor, saatlerce okuyor, geceleri uyumuyordu. Çok hızlı ve durmadan gelişiyordu Martin..
Ruth Martin'i eğitmekten zevk alıyordu onu kendi isteklerine göre biçip kesip hayatına almak istiyordu. Martin'de bu duruma büyük bir zevkle eşlik ediyordu.
Martin uzun bir arayış döneminden sonra ne yapmak istediğini buldu.
Yazmalıydı!
Her şeyi tüm güzellikleri, kötülükleri,
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,9bin okunma
Bu romana çok hazırlıksız yakalandım. Önceden bilseydim içinde bu kadar hüzün, acı, üzüntü barındırdığını daha dikkatli, temkinli okurdum. Aytmatov bu romanında boşa çıkan birçok umutlara rağmen umudunu kesmeyen insanların hayatını anlatmaktadır. Erkekleri askere alınan bozkırın ortasındaki bir Kırgız köyünde geri kalanların çektiği sıkıntıları anlatıyor. Romanın her sayfasında yoksulluğu, insanların acısını, bitmeyen umutlarını sonuna kadar hissedeceksiniz. Tolgonay'ın ben değil de biz bakış açısıyla hayata baktığını, kendisinden önce sevdiklerini, milletini düşünüp birçok zaman onlar için ayakta kaldığını görüyoruz. Her yere düştüğünde tutunacak bir dal bulup daha güçlü ayağa kalktığını görüyoruz. Aytmatov romanın her sayfasında insanların emeğini, gözyaşlarını, kayıplarını, sevinçlerini bize dolu dolu yaşattığını ve soluk almadan okumamızı sağlamaktadır. Son olarak romandan bir alıntı bırakarak incelememi bitirmek istiyorum. " Bu dünyadan insanlar göçüp gider ama yaptıkları iyi şeyler kalır." Umarım bu hayatı dolu dolu yaşayıp arkanızda bıraktığınız iyiliklerle hatırlanırsınız.
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202277,8bin okunma