Milyonlarca yıldır hiçliğe doğru koşan minyatür bir gezegende, acılar içinde doğuyoruz, büyüyoruz, dövüşüyoruz, hastalanıyoruz, acı çekiyoruz, acı çektiriyoruz, bağırıyoruz, ölüyoruz, ölüyorlar ve aynı anlamsız komediyi baştan oynamak için başkaları doğuyor.
Ne tatlıdır bir felaket beklemek. Çok gülündü mü başa bir iş gelecek diye endişe etmek ne serin, ne leziz bir korkudur. Çünkü insan, neşeli bir pikniğin dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir. Can çekişen birini izlerken yaşadığı korkunç üzüntüyü büyütür büyüttükçe, ölenin kendisi olmadığından duyduğu sevinç görünmesin diye. Başkasının helaki, hayatta olmaya kısmet katar, anlatılacak ömürlük bir tecrübe katar, şükür katar.
Mutsuz insanlar için en uğursuz şey, en korkunç andır uykudan uyanmak; duyuların dinlenmesi, düşüncelerin bir süre yatışması, acıların geçiçi olarak unutulması, yeniden tüm eziciliklariyle canlaniverir, eskisinden daha fazla etkiler kişiyi, her şey daha bir ağırlığını arttırır.