Freud'un kendi deyişiyle, "anksiyete doğum sürecinden örneklenir." Organizma, kapasitesini aşan sayıda uyaranlarla karşılaştığında bir sarsıntı geçirir. Doğum anında bebek yeterli savunması olmaksızın çok sayıda uyaranla karşılaşır ve bu durumun yarattığı anksiyete sonraki yaşamdaki anksiyetelere ilk örnek olur.
Bir tedavi süreci olarak psikanaliz, baskı altında kalmış içgüdüsel dürtülerin bilinç düzeyine çıkmasını sağlayarak mantık dışı ve uyumu engelleyici nitelikte olan nevrotik anksiyeteyi, mantığa uygun ve uyum sağlayıcı gerçeklik anksiyetesine dönüştürür.
Ancak baskı, bir dürtünün düşünce öğesinin bilinç düzeyine çıkmasını engellerse de o düşünceyle ilintili duygusal enerjiyi ortadan kaldıramaz. Dolayısıyla düşünce duygusal enerji öğesinden kopmuş olur. Biriken enerji ise anksiyeteye dönüştürülerek boşalımı sağlanır. Görüldüğü gibi bu döneminde Freud, anksiyeteyi baskı altında tutulan id enerjisi olarak yorumlamıştır.
Ne var ki anksiyete. "nevrotik anksiyete"de olduğu gibi, gerçek dışı ve mantığa aykırı bir nitelik alırsa, uyum sağlamaya yardımcı olan işlevini yitirir ve normaldışı davranışların kaynağı olur.