Ey yeşil sarıklı ulu hocalar, bunu bana öğretmediniz.
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
günlere geldim, bunu bana öğretmediniz.
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim.
Bunu bana söylemediniz.
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler.
Bunu bana öğretmediniz.
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
nasıl devireceğimi öğretmişti.
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz.
Bir kentten daha geçtim.
Buğdayları yakıyorlardı.
Yedikleri pirinçti.
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı.
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı.
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı.
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum.
Öpüp çıkıp gittim yelelerini. Sezai Karakoç
Uyku ile uyuşukluk arasında rakseden bir hayat. Beklediğim bir şey yok. Dersler tatsızın tatsızı. Kendimi bir işe bağlayamadım. Felâket şurada ki günler de sınırlı. Çalışmam gereken saatlerde paçavralaşmış bir idrakle baş başayım.
Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör, pis, zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum, ölüme koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kâbus bu, bir hastalık.