Bu eserde iki hikâye birden işleniyor. Biri kurtuluş savaşından sonra birçok arkadaşını kaybetmiş olmanın verdiği hüzünle ve verdikleri mücadelenin bir hiç uğruna olduğunu gördükçe, protesto olarak elli yıl boyunca evine kapanıp gül yetiştiren adamın hikâyesi; ikincisi kaybolmuş, kendi kültür ve medeniyetlerinden tamamen kopmuş, yozlaşmış yeni nesli; Sitare, Yavuz, Çarli ve diğerlerini.
Milli mücadele de bulunmuş olan gül yetiştiren adam, inançları ve bağımsızlığı uğruna savaşmıştır. Sonunda ise savaştığı değerlerin artık yok olduğunu görmeye başlayınca kendisini evine kapatmış ve orada gül yetiştirmeye başlamıştır. Elli yıla yakın bir zaman diliminde de dışarıdaki hayat ile bağlarını koparmıştır. O toplumdan kendini soyutlamakla birlikte tamamen de inzivaya çekilmez, bu ona uygun bir davranış değildir. O bunu kendine bir çıkış yolu olarak seçmiştir aslında. O pasif, edilgen bir direniş sergiler.
Bu adam çok güzel kokan güller yetiştirir. Bir gün torunun da ısrarıyla artık dışarı çıkmaya karar verir. Ve doğal olarak her şeyin değişmesi karşısında çok şaşırır. Eve kapanarak değişimin önüne geçemeyeceğini anlamıştır artık. Sabah namazını kılmak için camiye gittiğinde de caminin dolu olacağını sanmış ve sonunda cemaatin azlığı karşısında şaşırmıştır. Ve o aradaki insanların giyimleri de değişmiştir. Namazdan sonra dayanamayıp tam bir manifesto tadında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma sonucunda onu, halkı kışkırttığı iddiasıyla hapse atmışlardır.
İkinci hikâyede ise, modern yaşam, Sitare, Zelda, Tansel ve diğerlerinin çarpık ilişkileri üzerinden anlatılır. Sitare bir bankada çalışmaktayken babası yaşında bir adam olan Çarli ile evlenir. Kumar oynar, bilinçsizce parasını harcar, kocası hastanede yatarken bile arkadaşlarıyla tatile çıkıp eğlenir.