Birkaç ay evvel Saraybosnadaki hayvan ürünleri pazarında domuz eti ile alakalı hadise meydana geldiğinde (vatandaşlar dükkânların ayrı olmasını istediler), Batılı gazeteler günlerce bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu yazdılar. Batı medyasında Saraybosnadaki domuz eti ile alakalı yazılan makale sayısı, Sırpların kurdukları ve içinde binlerce masum insanın yok edildiği bütün toplama kampları hakkında yazlan makale sayısından fazladır.
Yani mesele bilim ve teknolojiyi kabul etme veya reddetme meselesi değil -çünkü ayakta kalmak istiyorsak kabul etmek zorundayız- mesele onları şerefimizle mi yoksa aşağılık kompleksi içinde mi kabul edeceğiz meselesidir. Bu kaçınılmaz gelişmede kaybolacak mı, yoksa geleneklerimizi, medeniyetimizi ve kendimize ait değerlerimizi koruyacak mıyız?Nihâi olarak da, son zamanlarda dikkatimi cezbeden sorulara gelelim. İlk soru şudur: Bizim dünyamız sanki takvim ve saat yokmuşcasına dakik değildir. İbadetin bile zamana bağlı olduğu ve her şeyin saat ve dakikada tasvir edildiği bir dünyada bu nasıl olabildi?
İkinci soru: Şehirlerimiz kirlidir. Temizliğin dinden sayıldığı ve ibadetin organik, ayrılmaz bir parçası olduğu bir dünyada bu durum nasıl meydana geldi?
Üçüncü soru ruhumuz uyuyakaldı ve mistisizme, hatta bazı yerlerde batıl inanca yöneldi, Kuranın gözlemleme ruhuna ve onun tabiat ve dış dünyaya yönelişine rağmen bu durum nasıl meydana gelebildi?
Ve nihâyet son, dördüncü soru; Allah'tan başka ilahın olmadığına şahit olunduğu, sadece Allah'ın büyük ve hatasız kabul edildiği, insanların kökleri ve toplumsal
statüleri ne olursa olsun buna benzer bir şey asla olamayacakları inancının hâkim olduğu Akide (La ilahe illallah) dünyasında şahıs kültü de nereden çıktı? İşte dört sorum bunlardır. Bu sorulara cevap verecek olan, daha doğrusu bu bilmeceyi çözecek olan bir sonraki Uluslararası Faysal ödülünü hak edecektir
Teşekkür ederim.
Bir din olarak İslam tabiata dönük, Kuran ise gözlem ruhuyla dolu bir kitaptır. Dini bir kitap için alışılmışın dışında olan ve bakınız, gözlemleyiniz, yolculuk yapınız gibi Kuranın çağrılarını hatırlatırım. Bu çağrılarına başkaları uydu, biz ise uymadık. Batının gücü öncelikli olarak ordularının veya ekonomilerinin kuvvetinde değildir. Bu hadiselerin dış yüzüdür. Temelinde batı medeniyetinin ta Bacon'dan beri tevarüs edip sahip çıktığı deneysel düşünce tarzı vardır. Tabiatı, toplumu ve insanı gözlemlemek, bat dünyasında ilkokul çocuklarının aldıkları temel bir eğitimdir. Bu manevi tavır olmaksızın maddi güç olmaz
Batı dünvasına akan Müslüman bilim adamlarının oluşturdukları uçurumu zikretmiştim. Bundan başka çok daha tehlikeli ve Müslüman dünyasının içinde bulunan, halk ile aydın eliti arasında: Halk eğitimsiz -aydın yanlış eğitimli- gibi başka bir uçurumu da zikretmek isterim.
Okullar açıp dünyadan öğretmen ve hoca getirmek yerine biz çocuklarımızı dünyaya gönderiyorduk. Onlara oradan zengin batıya karşı derin bir eziklikle, ait oldukları, geri ve fakir olan ortama karşı ise üstünlük duygusuyla dönüyorlardı. Sağlam dini terbiye olmaksızın manevi başıbosluk içinde, bizim "okumuşlarımız" yerli değerlerin yıkımı ve yerine başkalarına ait olanları ikame etmekle bu topraklarda, gerçekte aşırı hayran oldukları yeni bir Amerika yaratacaklarına inanmaya başladılar. Diğer birçok insan gibi onlar da Batıdaki iyi ve kötüyü ayırt edemediler. Batının yaşam tarzını değil, çalışma tarzını kabul etmek gerektiğini anlamadılar. Bu yer değişimi veya değerleri tepetaklak olarak anlama düşüncesi trajediye sebep oldu.