Bu kitap, okuma serüvenimde okuyup yarım bıraktığım nadir kitaplardandı. Yarım bırakma sebebim kitabın kötü olması değil, tam aksine okurken tüm o psikolojik baskıyı üstümde hissedip içine çekilmemdi. Gerçekten beni çok karamsar ruh haline soktuğu için dayanamayıp belki ilerde hazır hissedince okurum demiştim. Adem Özköse bir savaş muhabiri ve okulumuza seminer vermek için gelmiş, kitabını tanıtmıştı. İyi ki de tanıtmış dedirtti.
Kitapta yazarın şahit olduğu şeyleri okuyoruz aslında. 2012 yılında belgesel çekmek için Suriye'ye giden Adem Özköse ve kameraman arkadaşı Hamit Coşkun'un Esed rejimine bağlı silahlı milisler tarafından kaçırılmasını ve kaçırıldıktan sonra yeraltı zindanlarının cezaevinde (bence cezaevi değil işkenceevi) yaşadıkları ve şahit olduklarını anlatıyor.
Okuduklarım tam bir vahşetti ve okurken insanlıktan utandım. Satırları gözlerim turlarken bazen kaşlarım istemsizce çatılıp gözlerim faltaşı gibi açılıyor bazen de ruhumun sıkıldığını hissediyordum. Gerçekten böyle hayatları okuyunca şükürlerim arttı.
Hele insanın yüzünü kızartacak iğrenç işkenceleri okurkenki duygularımı tarif etmek zor, lakin arada duraksayarak çıkıp hava alıyordum çünkü o hücre ve yaşatılanlar içimi kasvetle dolduruyordu.
Döverek öldürülen 20 yaşındaki o genç, sırf su istedi diye işkence görüp dayak yiyen o adam, kaçırılıp yine ağır dayak yiyen ve, "Lütfen vurmayın efendim." diye yalvaran 12-13 yaşlarındaki üç küçük çocuk, artık işkence yapa yapa insani duygulardan arınıp insanların acı çığlıklarından sadistçe zevk alan o ruh hastası, ukala zindan gardiyanlarının dalga geçmek için yaşlı bir alimi zorla ördek yürüyüşüyle tuvalete çıkarmaları ve çok daha fazlası.
Evet insanlığını yitirmiş egoist, bencil, kibirli yaratıkların türlü zalimliklerini bol bol okuyorsunuz.
Beni