Eserin atmosferi, ilk sayfalardan itibaren beni kendine çekmeyi başardı. Zaman zaman dalgınlıklara kapılsam da, metnin ördüğü o puslu, yer yer metafizik boyutlara açılan anlatım dokusu zihnimde hep diri kaldı. Kitabın en çetrefilli yönlerinden biri, karakter çeşitliliğiydi. Anlatıya dahil edilen çok sayıda figür, kimi zaman zihnimde net bir iz bırakmakta zorlandı. Bu durumun yazarın anlatı stratejilerinden mi yoksa benim dikkat perdemden mi kaynaklandığını kestiremiyorum; ancak sık sık birkaç sayfa geriye dönüp "Bu kimdi?" sorusunu sormak durumunda kaldım.
Final bölümüne dair söyleyebileceğim en belirgin husus, eserin netlikten özellikle imtina ediyor oluşu. Okur olarak elbette bir netice, bir çözülme arzusu taşıyoruz; hatta çoğu zaman kendi içsel okumamızla metnin vardığı noktayı karşılaştırmak istiyoruz. Ancak yazar, bu beklentiyi bilinçli bir şekilde askıya alarak okurda süregiden bir düşünsel yankı bırakmayı tercih etmiş gibi görünüyor. Bu tercihi, yazınsal bir tavır olarak saygıyla karşılıyor; yazarın imgesel dünyasına duyduğum takdiri ifade etmek istiyorum.
"Fareler treni ne zaman terk eder?" Sorusunun bir anlamı var gibi görünmüyordu, ama ne tuhaf ki, cevabı öğrenmek istiyordum:
"Ne zaman?"
"Fareleri bunun batan bir gemi olduğuna ikna edersen."
Derken yekinenlerden biri, yanındakine eğilip, "Bayılırım bu mevsimde adalara," diye fısıldadı ...
Tam o sırada imam, "Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye sordu ...
Kalabalıktan, "Bilmezdik, yoktu öyle biri" homurtusu yükselirken midem bulandı, eğilip kustum ...