Siddharta ormanda yürüyordu, hayli uzaklaşmıştı kentten, bildiği tek şey varsa o da artık geri dönemeyeceğiydi, pek çok yoldan beri sürdüğü yaşam geçmişte kalmıştı, tiksinti verecek kadar tadı çıkarılıp sömürülmüştü. Düşünde gördüğü şarkıyan kuş ölmüştü artık. Gönlündeki kuş ölmüştü. Sansara'nın iyice gömülmüştü içine, tiksinti ve ölümü dört bir yandan soğurup içine almıştı, bir süngerin suyu, sonuna kadar içine çekmesi gibi tıpkı. Bıkkınlıkla, perişanlıkla ve ölümle dolup taşıyordu, onu cezbedecek, onu sevindirip avutacak hiçbir dünyada yoktu artık.
Yalnızca Kamala'dan hoşlanmış, yalnızca Kamala onun için bir değer taşımıştı. Peki ama hâlâ böyle biri miydi Kamala? Kamala'ya ihtiyacı var mıydı hâlâ ya da Kamala'nın ona? İkisi de bitimsiz bir oyun oynayıp durmuyorlar mıydı? Bunun uğruna yaşamak gerekli miydi? Hayır, değildi! Adı Sansar'ydı bu oyunun, çocukların oynayacağı bir oyundu, belki güzel güzel oynayabilen bir oyun, bir kez, iki kez, on kez güzel -ama durmadan durmadan oynamak, durmadan?
Ormanların en yitik münzevi bile tek başına ve yalnız değildi, onun bile bir çevresi vardı, o bile belli bir sınıfa mensuptu ve bu sınıf yurdu, vatanıydı onun. Govinda keşişlikte karar kılmıştı ve binlerce keşiş kardeşi olmuştu; hepsi de Govinda'nın giysisinden giyiniyor, onun dilini konuşuyordu. Oysa kendisinin, Siddharta'nın nerediydi yeri? Kimlerin yaşamını paylaşacaktı Siddharta? Kimlerin dilini konuşacaktı?