Şerecesi'nin fazla okunmaması, bazen Martin'i çok şaşırtıyordu. Kütüphanedeki adam, "Herbert Spencer mı? Evet, uyuklayan bir beyin." dedi. Ama o büyük adamın içeriği hakkında fazla bilgisi varmış gibi görünmüyordu. Bir akşam sofrada Bay Butler da varken Martin lafa Spencer'ı getirdi. Bay Morse İngiliz filozofun agnostisizmini feci şekilde yerden yere vurdu; Prensipler'i okumadığını da itiraf etti; Bay Butler ise Spencer'a dayanamadığını, yazdığı tek bir satırı bile okumadığını ve hayatında o olmadan da gayet güzel bir şekilde yaşayıp gittiğini söyledi. Martin'in zihninde kuşkular uyandı; eğer bireyelliği biraz daha zayıf olsaydı genel görüşe uyup Herbert Spencer'ı bir yana bırakabilirdi. Ama dünyayı açıklamasını ikna edici bulmuş ve şöyle bir cümle kurmuştu kafasında: "Spencer'ı bırakmak, gemideki seyir görevlisinin pusulası ve kronometreyi denize atmasına benzer." Böylece Martin derinlemesine bir evrim çalışmasına girişerek konuyu giderek daha iyi öğrendi ve bin farklı yazarın destekleyici fikirlerinin de etkisiyle iyice ikna oldu. Çalıştıkça henüz keşfedilmemiş bilgi alanlarını görüyordu; günlerin sadece yirmi dört saat olması, artık onun müzmin bir şikâyet konusu haline gelmişti.
Günlerin çok kısa olması nedeniyle sonunda matematik ve geometriden vazgeçti. Trigonometriye hiç girişmemişti zaten. Sonra çalışma listesinden kimyayı da silerek sadece fiziği bıraktı.
Bu yaptığını Ruth'a savunurken de, "Ben uzman değilim," diyordu. "Olmaya da çalışmıyorum. Bir insanın ömrünün uzmanlaşmaya yetmeyeceği kadar çok konu var. Benim genel bilgiyi edinmem lazım. Uzmanların görüşüne ihtiyaç duyduğum zaman onların kitaplarına bakarım."
Ruth ise, "Ama bu o bilgiyi sizin bilmenize benzemez," diye itiraz ediyordu.
"Evet ama bilgiye sahip olmama gerek yok ki. Uzmanların