Dağların arasında, kara bir gölün kıyısında, sessizlikle örtülmüş bir kasaba: Strega. Bu kasabanın yamacında, sisin içinde kaybolmuş bir otel: Olimpik. Ve oraya çalışmak için gelen dokuz genç kadın.
İsveçli yazar Johanne Lykke Holm’la tanışma metnim Strega. Bu kitap bir hikâye anlatmaktan çok, bir his yayıyor okuyucuya. Genç kadınların gölgelerde kurduğu sessiz ittifak, bastırılmış bir çığlık gibi yankılanıyor satırlarda. Kadınlık, arzu, itaat ve isyan; hepsi ağır perdelerin arkasında birbirine dolanıyor.
Bir roman gibi değil de, sisli bir masal gibi okunuyor. Sessiz, yavaş, usulca akıyor. Büyük cümlelerle derin mesajlar vermiyor, tam da bu yüzden etkisi daha sarsıcı. Son sayfayı çevirdiğinizde ne okuduğunuzdan çok, ne hissettiğiniz kalıyor geriye. Büyüleyici ve rahatsız edici.
Bu uzun hayata nasıl dayanacaktım, her sabah kadın olmaya hazırlanılan hayata. Kaynar suya batırılan sert bir süngerle yıkanan hayata. Güneşte parıldasın diye saçların elma sirkesiyle durulandığı hayata. Yüzün az tuzlu suyla yıkandığı hayata. Komodinin üzerinde soğuk kremin eksik olmadığı hayata. Ellerin ojeli tırnaklarla bebek elleri gibi olacağı hayata. Ellerime baktım. Katledilmiş bir kadının elleri gibiydi. Ellerimi yüzüme kaldırdım, likör ve katran kokuyordu.
Bazen size de oluyor mu, çok okunan metinlere karşı bir önyargı? Herkes okudu, herkes sevdi; sanki ben de hiç dokunmadan okumuş gibi oldum. Bu yüzden öteledim. Ne büyük bir yanılgıymış.
Deli İbram Divanı, Ahmet Büke’nin kaleminden çıkan, hüzünle yoğrulmuş, yer yer masalsı ama hep gerçek bir Anadolu ağıdı. Katman katman bir hikâye bu. Her katmanda başka bir yaşam; bazen derin bir dram, bazen sessiz bir direniş.
Peki, bu hikâyenin asıl başkarakteri kim? Kitaba ismini veren Deli İbram mı, yoksa her şeyin merkezinde dönen Osman mı? Belki de yunuslar… Köstence köyünde başlıyor her şey. Açlık, sefalet, çaresizlik… Ve bir çözüm: yunus avlamak. Ama öyle ağır bir vicdan ve gelenek yükü var ki, bu bir tabu. Yunuslar avlanmaz. Yazılmamış bir kural bu, köyün ortak vicdanı. Peki bu kadar hassas bir mesele nasıl olur da bir yunus yağı fabrikasına dönüşür? Sonrası tarifsiz bir kırılma…
Büke, sıradanın içindeki sıra dışılığı, unutulmuş köylerin sessizliğinde yankılanan çığlıkları işitiyor bizlere. Şiirle düzyazı arasında salınan diliyle, yalın ama derin, suskun ama çarpıcı bir anlatım kuruyor.
Deli İbram Divanı, okurunu bağırmadan sarsan, haykırmadan derinden etkileyen bir roman. Ben Ahmet Büke’yle bu kitapta tanıştım. Ama bu tanışma son değil. O yazdıkça, ben onun edebiyatında kalmaya devam edeceğim.