Amerikalı yazar Anne De Marcken’ın kaleme aldığı, bol ödüllü bir metin, Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor. Başkarakterimiz bir zombi. Yaşamla ölüm arasında süzülen, geçmişiyle bugünü harmanlayan deneysel bir anlatı. Hem bir yas günlüğü hem de dilin sınırlarını zorlayan tuhaf bir şiir gibi.
Sıralı bir hikâyeden çok, bir sayıklamayı andırıyor kitap. Bazen eksik, bazen dağınık ama tam da bu eksikliklerle konuşuyor bizimle yazar. Boşlukların, tekrarların, karalanmış satırların ve kesik cümlelerin içinden geçerken yasın biçimsizliğine tanık oluyoruz. Metin ne tam kurmaca ne de tam gerçek ama fazlasıyla his.
Herkese hitap etmeyen, sınırda gezinen bir metin. Ben büyük bir keyifle okudum, ama sevmeyenleri de olacaktır. Farklı metinler arayanlara gönülden tavsiye ederim.
Ölüp gittiğimiz zaman, eğer bir gün öleceksek, bizden geriye kalacak olan şey bu. Fosilleşmiş acı. Karbon değil. Tüm acıların çökeleceği bir acı katmanı olacak. Acı kayacı. Acı damarları.
Mihail Bulgakov, Rus klasiklerinin önemli temsilcilerinden biri. Onu ilk kez Usta ile Margarita ile tanımış ve çok sevmiştim. Yıllar sonra Genç Bir Doktorun Notları ile yollarımız tekrar kesişti.
Bu kitap sadece bir doktorun değil, bir insanın kendisiyle yüzleşmesinin hikâyesi. Yeni mezun bir hekimin taşrada başladığı ilk görevinde yaşadığı korkular, kibirle harmanlanmış güvensizlikler ve zamanla gelişen farkındalıklar öyle dürüst bir dille anlatılmış ki, okurken yalnızca gözlemci olmuyoruz; o karla kaplı, izole hastanede biz de nefes alıyoruz.
Metnin en çarpıcı yönü ise bildiğini sanmakla gerçekten bilmek arasındaki farkın bu kadar berrak bir şekilde ortaya konması. Tüm anlatının derinliklerinde ise ölüm, çaresizlik ve insan olmanın ağırlığına dair sakin ama keskin bir sorgulama yatıyor. Genç Bir Doktorun Notları, taşrayı anlatırken insanın tam merkezine dokunan bir metin.