Son zamanlarda çokça okunan ve övgüler alan Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, yazarın ilk romanı. Daha önce üç farklı öykü kitabı yayımlanmış olsa da, yazarla tanışmam bu roman aracılığıyla gerçekleşti.
Hikâye, başkarakterimiz Bilge’nin yıllardır uğramadığı çocukluk evine dönmek zorunda kalmasıyla başlıyor. Babasının birkaç haftalık ömrü kalmıştır; ona bakan ablası yurtdışına çıkmak zorunda kalınca komadaki babasına bakma sorumluluğu Bilge’ye düşer. Eve dönüş ve geçmişle hesaplaşma ekseninde kurgulanan romanda, sık sık Bilge’nin çocukluğuna ve ilk gençlik yıllarına uzanıyoruz. İçindeki sakinleşmiş öfkeyi, onardığı kırgınlıkları ve geçmişe dair yüzleşmelerini okuyoruz.
Ancak, ne yazık ki ne Bilge’yle ne de hikâyeyle bir bağ kurabildim. Yazar, beni Bilge’nin kırgınlıklarına ve yaşadığı travmalara ikna edemedi. Geçmişe ait duygular ve olaylar benim için yeterince derinlikli bir şekilde işlenmemişti. Alt metinlerin zayıf kaldığını düşünüyorum. Üslup da beni etkileyemedi; yazarın oldukça düz ve incelikten yoksun bir anlatımı vardı.
Daha önce binlerce kez yazılmış ve okunmuş bu kurgunun çok daha iyi versiyonlarını okuduğum için bu roman benim okuma tecrübemde ne yazık ki sınıfta kaldı.
Fransız yazar Clara Dupont-Monod ve muhteşem metni Taşların Anlattığı. Fransız taşrasında kendi halinde yaşayan dört kişilik bir aileye bir gün yeni bir bebek eklenir ve ailenin tüm yaşantısı bir anda değişir. Bu metin bir aile anlatısı, dramı ya da trajedisi. Ama metni önemli kılan yalnızca konusu değil, anlatış tarzı. Biz bu hikayeyi taşların ağzından dinliyoruz.
“Bir gün, bir ailede uyumsuz bir çocuk dünyaya gelir” diye metne başlıyor yazar. Daha üç aylıkken bebeğin gözlerinin önünden bir portakal geçiren aile bebeğin görmediğini anlıyor ve doktora gidiyorlar. Bebeğin gelişmeyeceğini, yürümeyeceğini ve birkaç yıl içerisinde öleceğini öğreniyorlar, görevini yapamayan bir kromozom yüzünden.
Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde evin en büyük çocuğu ağabeyin bakış açısıyla dinliyoruz olayları. Ağabey bu uyumsuz çocuğa büyük bir şefkatle yaklaşır ve aralarında kusursuz bir uyum vardır. Varlığıyla ve yokluğuyla hayatını kökünden sarsar. İkinci kısımda ise kız kardeşin isyankar ve öfkeli günlerine gidiyoruz. Uyumsuz kardeşi kabul etmeyen ve onunla ilgilenmeyen bu kız. En sarsıcı olan bu bölümdü şüphesiz. Üçüncü kısımda ise aileye sonradan eklenen küçük çocuğun bakış açısıyla final yapıyoruz.
Son zamanlarda okuduğum en sarsıcı ve en muhteşem metindi. Edebiyatın ne denli etkili olabileceğine tanıklık ettim. Böylesine zor bir konuyu ajite etmeden, duygu sömürüsü haline getirmeden, isimsiz karakterlerle ta derinlere inerek anlatmak. Ne büyük bir kalem. Ne müthiş bir anlatı.
Afrika kökenli İngiliz yazar Deborah Levy ile tanışma metnim Ağustos Mavisi. Başkarakterimiz Elsa M. Anderson dünyaca ünlü bir piyanisttir. Son zamanlarda konserlerinde bazı sorunlar yaşar. Son konserinde yaptığı fahiş hatadan sonra da kariyerine ara vermek ister.
Kitap Atina’da bir bit pazarında açılıyor. Mistik bir şekilde ikizi ile karşılaştığını düşünen Elsa kadını takip etmeye başlar ve bir süre sonra hayaller gerçeklere ve beklentilere dönüşür. Bir yandan da Elsa’yı büyüten ve hocası olan Arthur ile yaşadıkları vardır. Tüm bu konular etrafında bir kendini bulma hikayesi okuyoruz.
Yazarın dili sade olsa da benim için çok zor bir okuma oldu. Çünkü kitapla hiç anlaşamadım. Yazarın anlattığı konularla asla bağ kuramadım, karakterle empati yapamadım. Ayakları yere sağlam basan bir metinden ziyade havada süzülen bir hikaye hissi verdi bana. Yazarın anlatımı da ilgimi çekmedi. Bu sebeple yazara ve diğer kitaplarına karşı da bir ilgi beslemiyorum. Sanırım bir daha buluşmayacağım yazarla.
Ağustos MavisiDeborah Levy · Everest Yayınları · 2024236 okunma