Asel Rüveyda

Asel Rüveyda
@Miell_
Asel
Psikolog
Lisans
İstanbul
5 okur puanı
Eylül 2024 tarihinde katıldı
Her Kalbin duyulmayı hak eden bir hikayesi vardır✨🫶🏻
Alıntı
Reklam
"Bazen kafamın içinin de bu fırtına gibi olduğunu hissediyorum," dedi Küçük Ejderha. "Eğer gerçekten dinlersen taşın üzerinden sıçrayan yağmur damlalarının sesini duyabilirsin, dedi Büyük Panda. "Fırtınada bile bir parça huzur bulabilmek mümkündür." Belki de mesele, fırtınayı susturmak değil, içindeki sesi duyabilecek kadar sessizleşebilmekte. Psikolog Asel Rüveyda
Sayfa 52
YASIN MATEMATİĞİ
Bazı kayıplar zamanı büküyor. Dakikalar uzuyor, günler anlamsızlaşıyor, dünya kendi ekseninde dönmeyi bırakıyor sanki. Ve insan o an fark ediyor: Yas, aslında bir denklem. Bir tarafında varlık, diğerinde yokluk. Toplamı ise hiçbir zaman sıfır etmeyen bir eşitsizlik. Psikoloji bize öğretir: yas, beş evreyle anlatılır — inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme. Ama hiçbir denklem bu kadar sade değildir. Çünkü insan zihni formül tutmaz; duyguların değişkenleri sonsuzdur. Bazı gün sadece sessizlik çarpar seni, bazı gün bir ses, bir koku, bir fotoğraf. Bazen beynin rasyonel kısmı “artık yok” derken, kalp hâlâ kapıdan onun sesini bekler. Sen sıfır değilsin, hep bir çarpansın. Hayat denklemimin gizli sabitisin artık. Yasın içinde insan iki dil konuşur: Biri mantığın dili, diğeri özlemin. Ve hiçbir çeviri ikisini birbirine tam denk getiremez. Bu yüzden yas, çözülmesi değil, taşınması gereken bir denklemdir. Zaman, acının katsayısını küçültür ama hiçbir zaman sıfırlayamaz. Çünkü sevgi, eksilince bile varlığını koruyan tek değişkendir. Belki de yasın matematiği şudur: Kaybettiğin her şey seni tamamlamaya devam eder. Eksildikçe büyürsün. Ve bir gün, içinden geçen o sessiz denklem “özlem” kelimesinde sadeleşir.
1000Kitap
Edinilmiş Bir Sanat
Ancak içimizde belirli bir hazır olma hali doğana kadar, dünyadaki tüm taklitler bizi bir adım bile ileri götürmez gibi görünür. Edinilmiş bir sanatın peşinde koşmaya devam etmek gerçekten bir inanç eylemi gerektirir.💌
1000Kitap
“Sevgi, öğrenilen bir dildir.” Chapman’ın bu cümlesi, aslında psikanalitik açıdan çok daha köklü bir gerçeği işaret eder: Hiçbirimiz sevgiyi doğrudan bilmeyiz; hepimiz onu, çocuklukta içinden geçtiğimiz ilişkilerden öğreniriz. Tıpkı konuşma dilini öğrenir gibi, sevginin dilini de anne-babamızdan, bakım verenlerimizden duyarız. Ama işin kritik noktası şudur: Her çocuğa aynı dil öğretilmez. Bir çocuk, sevgiyi sarılmalardan öğrenir; ona sevildiğini hissettiren, sıcak bir dokunuşun güvenliğine sarılmaktır. Başka bir çocuk, “aferin”lerle büyür; onun kalbinde sevgi, kelimelerin içinden yankılanır. Bir diğeri içinse sevgi, yalnızca yanında bulunulmasında, sessizce eşlik edilmesinde saklıdır. Böylece her birimizin “sevgi algoritması” farklı kodlarla yazılır. Psikodinamik açıdan bu durum, bilinçdışının sahneye koyduğu tekrarların temelini oluşturur. Çünkü yetişkin olduğumuzda hâlâ o çocuk kalırız: Çocukken hangi dilden sevilmediysek, yetişkinliğimizde tam da o dili en çok ararız. Sevgiye açlığımız, çoğu zaman partnerimize yönelttiğimiz taleplerin ardında gizlidir. Sarılmak isteyen yetişkin, aslında sarılmayı özleyen çocuktur; onay bekleyen yetişkin, çocukken görülmeyen benliğini duyurmaya çalışır. Chapman’ın dediği gibi sevgi, öğrenilen bir dildir. Ama dinamik açıdan eklemek gerekir: O dil, yalnızca öğrenilmez, aynı zamanda bilinçdışında tekrar tekrar sahneye çağrılır. Biz sevgiyi yalnızca partnerimize vermeyiz; aynı zamanda kendi yaralı çocuk yanımıza da ulaştırmaya çalışırız. Ve işte çatışmalar tam burada doğar: Biz sevgiyi kendi dilimizde sunarken, karşımızdaki bizden bambaşka bir dil bekler. Sevgi, yalnızca bir duygu değildir. Psikodinamik açıdan, sevgi aynı zamanda bir “seçim”dir. Çünkü kendi tekrarlarımızı sürdürmek mi, yoksa aynı döngüyü kırıp yeni bir yol açmak mı… bu
Alıntı
Reklam