“Sevgi, öğrenilen bir dildir.”
Chapman’ın bu cümlesi, aslında psikanalitik açıdan çok daha köklü bir gerçeği işaret eder: Hiçbirimiz sevgiyi doğrudan bilmeyiz; hepimiz onu, çocuklukta içinden geçtiğimiz ilişkilerden öğreniriz. Tıpkı konuşma dilini öğrenir gibi, sevginin dilini de anne-babamızdan, bakım verenlerimizden duyarız. Ama işin kritik noktası şudur: Her çocuğa aynı dil öğretilmez.
Bir çocuk, sevgiyi sarılmalardan öğrenir; ona sevildiğini hissettiren, sıcak bir dokunuşun güvenliğine sarılmaktır. Başka bir çocuk, “aferin”lerle büyür; onun kalbinde sevgi, kelimelerin içinden yankılanır. Bir diğeri içinse sevgi, yalnızca yanında bulunulmasında, sessizce eşlik edilmesinde saklıdır. Böylece her birimizin “sevgi algoritması” farklı kodlarla yazılır.
Psikodinamik açıdan bu durum, bilinçdışının sahneye koyduğu tekrarların temelini oluşturur. Çünkü yetişkin olduğumuzda hâlâ o çocuk kalırız: Çocukken hangi dilden sevilmediysek, yetişkinliğimizde tam da o dili en çok ararız. Sevgiye açlığımız, çoğu zaman partnerimize yönelttiğimiz taleplerin ardında gizlidir. Sarılmak isteyen yetişkin, aslında sarılmayı özleyen çocuktur; onay bekleyen yetişkin, çocukken görülmeyen benliğini duyurmaya çalışır.
Chapman’ın dediği gibi sevgi, öğrenilen bir dildir. Ama dinamik açıdan eklemek gerekir: O dil, yalnızca öğrenilmez, aynı zamanda bilinçdışında tekrar tekrar sahneye çağrılır. Biz sevgiyi yalnızca partnerimize vermeyiz; aynı zamanda kendi yaralı çocuk yanımıza da ulaştırmaya çalışırız. Ve işte çatışmalar tam burada doğar: Biz sevgiyi kendi dilimizde sunarken, karşımızdaki bizden bambaşka bir dil bekler. Sevgi, yalnızca bir duygu değildir. Psikodinamik açıdan, sevgi aynı zamanda bir “seçim”dir. Çünkü kendi tekrarlarımızı sürdürmek mi, yoksa aynı döngüyü kırıp yeni bir yol açmak mı… bu