Kaç metrelik boyla çıkılır koca dağlara? Kaç metre farkla yetişirim ağaçlara? Kaç metre daha lazım aklımın okumalarına, hatıraların doğruluğuna doğruluk katmaya? Kaç metre eksik mutluluktan ömrümüz? Bilmiyorum.
Bir bakalım ömrümüze, seyredelim ömrümüzü. Kaç metre lazım yeterince derine gömülmek için? Ömrümüzü sarmaya yeter mi kefen, cepsiz yelekte saklanır mı koca beden? Bir bedene sığan hüzün, bir dağa yaslar mı sonunda sırtını? Bilmiyorum.
Bugün seyredelim ömrümüzü. Ne kaldı geriye Allah bilir. Dünün hesapları bitmez ama, hesabı kapatmak mümkün yine de. Geriye kalmasın bir şey geçmişin yükünden. Mümkün mü? Belki değil ama yine de kabul etmek mümkün her şeyi oldukları gibi. İdealleştirmeden, değiştirmeye çalışmadan geçmişi…
Direnmeden onun oluşuna, orada hazır duruşuna.
İçinde çam ağaçlarının yükseldiği bir kelime… Oysa trenle Paris’e gidiyormuş havası vardı. Oralı olmamış, buralı değilmiş. Sanki bulutları şehirlere göre kategorize etmiş. Gri bulutlar kuzeyli, küçük bulutlar güneyli.
İçinde çölleri aşan mecnunların kol gezdiği bir kelime. Oysa trenle Londra’ya gidiyormuş havası vardı. Oralı olmamış, buralı değilmiş. Sanki toprağı kategorize ediyordu. Kara topraklar kuzeyli, kızıl topraklar güneyli.
Ağaçların kesildiği kelimelerden biri diyor ki, sonum geldi. Suların yükseldiği çöllerden seslendi bir kelime, nerede Nuh'un gemisi?
İçinde erdemlerin türkü söylediği bir kelimeyi dövdüler. Öyle hırpalandı ki, kaçıp gitmesinden korktum. İnsanların yaşadığı yerlere gider gibi bir havası vardı. Oralıymış, ama insanlar oralı olmamış.
“Herr Kappus, halledilmemiş her şeye karşı içten sabretmenizi ve soruların kendisini, kapalı odalar ve yabancı bir dilde yazılmış kitaplar gibi sevmenizi rica edeceğim. Henüz daha yaşamadığınız için size verilemeyecek olan cevapları şimdi araştırmayınız. Her şey yaşanmak ister. Siz şimdi sorularınızı yaşayınız, belki o zaman yavaş yavaş, hiç farkında olmadan, bir gün, bu cevapları bulursunuz.”
“Sanat eserleri sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler. Onlara eleştiriyle yaklaşmanın imkanı yoktur. Onları ancak sevgi kavrayabilir, sevgi yaşatabilir ve her birinin hakkını yine ancak sevgi verebilir. Siz her tartışmada, her tahlilde, her izahta kendinize ve kendi duygunuza güveniniz. Eğer buna rağmen yanılırsanız, iç hayatınızın tabii gelişimi sizi yavaş yavaş, zamanla başka kanaatlere götürecektir. Bırakın hükümleriniz sakin, rahatsız edilmeden gelişsinler. Bunlar da her ilerleme gibi, iç derinliklerden gelmeli ve hiçbir şey onları zorlamamalı, onlara acele ettirmemeli. her şeyi içte taşıdıktan sonra doğurmalı. Bir duygunun her etkisini her tohumu tamamıyla içinde, karanlıkta, söylenemeyende, şuur altında, akla erişilmez olanda olgunlaştırmaya bırakmalı, sonra da büyük bir alçak gönüllülük ve sabırla yeni bir aydınlığın yere ineceği anı beklemeli: işte ancak buna bir sanatçı gibi yaşamak denir. Anlamakta olduğu gibi yaratmakta da bu böyledir.
Burada zamanı ölçmek yoktur. Burada yıl yoktur. On yıl hiçbir şeydir. Sanatçı olmak baharın fırtınası içinde göğüs gererek, ya arkadan bir yaz gelmezse diye düşünmeden özünü zorlamadan bir ağaç gibi durarak olgunlaşmaktır. Yaz buna rağmen gelir. Fakat yalnız sabırlı olanlara gelir. Ölmezlik, önlerine serilmiş gibi tasasız, sakin ve geniş olanlara gelir. Ben bunu günden güne daha iyi anlıyorum. Onu minnettar olduğum acılar içinde kavrıyorum: Sabır her şeydir!”