Belki de bilmenin mümkün olmadığı bu evrende, sürekli gelişen bir zihniyetle "farkındalığımızı" artırmak biz kitapseverlerin tek motivasyonu. Ama hangi ölçüde farkındalığı yaşam kaldırabilir Nietzsche'nin de dediği gibi: "İnsan hangi dozajda hakikate dayanabilir?"
Az bir araştırıp hayatlarımız üzerine düşününce hayatın belirlenmiş bir anlamı olmadığını hemencecik keşfederiz. Dibi görünmeyen kuyularda merdivensiz kalırız. Bu noktaya gelmek aşığı doğru kaymaya benzer, zahmetsizdir kanımca. Zor olan, kendimize ondan sonrası için adım atacak motivasyonu bulmaktır. Ki bana kalırsa o motivasyonu da "sevginin" kendisi verir.
Sonradan bilinçlenen hayvan türü olarak biz, anlaşılmaya, onaya ihtiyaç duyarız, hakikati keşfetmeye çalışmak bu dürtümüzün üstünü örtemez. Ondandır ki hayatın anlamsızlığı, hiçliği, bizimle aynı hapiste olan hücre arakadaşlarıyla geçilmesi gereken bir eşiktir.
Peki ya anlamsızlığı keşfedip de o eşiği atacak motivasyonu bulamazsak? İşte kitabın kahramanı Yozo'nun battığı bataklık budur.
Baş karekterimiz Yozo, yaşama işine bir anlam verememiş, kendini hiçliğin dehlizlerinde kaybetmiş tam zamanlı bir tutunamayan. Coğrafya kaderdir arkadaşlar. Aksi mümkün olsa belki de Selim Işık ve Yozo tanışabilir, bu kadar aynı olduklarını keşfedip birbirlerine tutunabilirlerdi...
Yazo, insan ilişkilerindeki sahte dinamikleri erken keşfeden, yaralı bir kuştur. Ne sevebilme yeteneğine sahiptir ne de ona gösterilen sevgiyi gerçek bulur. Kendine bir persona yaratır, "soytarılık". Kendini, kendi içinde özgürce yaşayabilmek için insanları sürekli memnun etmeye çalışır, onları güldürür sonra bir kenara çekilip ağlar. Karekterin; pskoljiye ilgi duyan, hayatı sorgulayan insanlar için mükemmel dertleri var ama edebiyat severler için olayların anlatım biçimi, biraz