İnsan varlığı, (...) varoluşundan kaynaklanan çatallaşmalarla (dichotomy'lerle) belirlenmiştir. Hem dış dünya ile birleşmek, hem de kendisiyle bir olduğunu hissetmek, hem başkalarıyla ilişki kurmak, hem de biricik bir varlık olarak kendi bütünlüğünü korumak için güçlerini yaratıcı bir şekilde kullanmaktan başka tutacağı bir yol yoktur. Bunu yapmayı başaramazsa, iç uyumuna ve bütünlüğüne ulaşamaz; kendini parçalanmış ve bölünmüş hisseder, kendinden ve başarısızlığının kaçınılmaz sonuçları olan can sıkıntısı, güçsüzlük, zayıflık duygularından kaçmaya çalışır.
İnsanın sevme gücü vardır, bu gücünü kullanamayacak olursa, yani sevme yeteneğini gösteremezse, bu bahtsızlıktan acı duyacaktır; çektiği acıyı çeşitli rasyonalizasyonlarla gizleyerek ya da başarısızlığının verdiği acıdan kurtulmak için çeşitli kültürel yollara başvurarak acısını görmezlikten gelmeye çalışsa bile, yine de acı çekecektir.
Freud'a göre, yıkıcılık her insanın tabiatında var olan bir şeydir; yalnızca yıkıcılığın objesi farklı olabilir – ya başkalarına, ya da insanın kendine yönelebilir. Böyle bir görüşten hareket edildiği zaman, insanın kendine karşı gösterdiği yıkıcılıkla başkalarına karşı gösterdiği yıkıcılık arasında ters orantı olması beklenirdi. Oysa bu varsayım yıkıcılık ister insanın kendine isterse başkalarına yönelmiş olsun, insanların birbirinden sahip oldukları toplam yıkıcılık derecesi bakımından ayrıldıkları gerçeğine aykırı düşmektedir. Kendilerine karşı az bir düşmanlık duygusu besleyen kimselerde, başkalarına karşı büyük bir yıkıcılıkla karşılaşmıyoruz; tersine, insanın kendine karşı gösterdiği düşmanlıkla başkalarına karşı gösterdiği düşmanlık arasında sıkı bir bağ olduğunu görüyoruz. Dahası, bir insanda hayata karşı çıkan yıkıcı güçlerin, hayatın gelişmesine yardım eden güçlerle ters orantılı olduğunu da görüyoruz; biri ne kadar kuvvetliyse, öteki o kadar zayıftır; biri ne kadar zayıfsa, öteki o derece kuvvetlidir.