Gün biraz daha uzasın, güneş biraz daha geç batsın diye kimseye sezdirmeden çırpınır dururdu akşamlara dek. Bunun için elindeki işi biraz daha geç bitirir, alacakaranlık, çalıştığı odayı soluk alınmaz hale getirene dek ışıkları yakmaz, nihayet dışarı çıkmak zorunda kalınca da hiçbir anlamı olmadığını bildiği halde, gündüzleri bir kez bile bakmadığı ışıklı vitrinler önünde uzun uzun oyalanırdı. Tüm bunlara yenik düşünce de, gecenin bir araya getirdiği küçük grupların çevresinde, adı konulmamış tuhaf bir yakınlık duygusuyla, her solukta biraz daha canına yapışan iç boğuntusunu yatıştırmaya çalışırdı. Ne var ki hiçbir gündüz geceden geçmeden sabaha çıkmıyordu ve kim olursa olsun, gece, sokaktaki saltanatına kimseyi ortak etmiyordu. İnsanlar evleri ne için yapmışlardı? İnsanın pasını dokunmadan alan gülüşlerin özel içtenliği; iki gövdenin birbirini büyüttüğü yatakların kırmızı buhurdanı; her gece bizi ülkesine konuk ettikten sonra bıkıp usanmadan dünyamızı onaran uykular; evlerde yaşanırdı ancak.