“Karamazov Kardeşler”le olan maceramı, yaklaşık 3 ayda bitirdim. Defalarca geri dönüşler yaparak okuduğum, sayfalarca not alarak ayrıntıları kaçırmamaya çalıştığım bu kitabı hakkını vererek inceleyebileceğime dair inancım zayıf; mutlaka söylemek istediklerimin bir kısmını unutacağım hissi var içimde. Ama “başlamak bitirmenin yarısı” imiş, başlayayım ve elimden geleni yapayım.
Dostoyevski 2 yılda yazdığı, ölümünden sadece 4 ay önce tamamladığı bu şaheserde, 19. Yüzyıl Rusya’sında Tanrı inancı, özgür irade ve ahlak tartışmalarını Karamazov ailesinin dört erkek ferdinin yaşadıkları üzerinden kurgulayarak bize aktarır. Sigmund Freud’un “şimdiye kadar yazılmış en görkemli roman” olarak nitelendirdiği, Faulkner’ın “Amerikan edebiyatı bu zamana kadar Dostoyevski’nin bu romanıyla karşılaştırılabilecek kadar büyük bir şey üretememiştir.” dediği, Hermann Hesse’in yazdığı incelemede Dostoyevski’yi bir “şair” değil “peygamber” olarak tanımladığı bu şaheser, muhteşem kurgusu, karakterlerinin çeşitliliği, derinliği, modern unsurlar içeren yazım tekniği ile muazzam. Albert Einstein’dan Freud’a, Kafka’dan Wittgenstein’a, Camus’dan Sartre’a, James Joyce’tan Orhan Pamuk’a farklı alanlardaki birçok büyük dehayı etkileyen ve kendinden sonraki dönemlerde düşünce akımlarına yön veren bu eseri okumanızı, hem de zaman ayırarak, sindirerek okumanızı ve dönüp dönüp okuyacağınız bir başucu kitabınız yapmanızı öneriyorum.
Dostoyevski’nin insanı anlamadaki başarısı; bireyi, iyi ve kötü yönleri, çelişkileri, kararsızlıkları, doğru ve yanlışları, hissettikleri ile “gerçek” bireyi, neredeyse kişinin kendinden bile daha iyi anlar ve ifade eder tarzı tüm romanlarında gözümüze çarpıyor (ki son 1.5 yıldır yazım sırası ile Dostoyevski’nin tüm eserlerini baştan okuyorum ve kaleminin gücüne, o içimizdeki