Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.
Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: Önce kül olmadan nadık yeni olabilirsin ki?
nasıl seviyordun, hidayet?
– deli gibi be abi! gün onunla ağarıyordu. ben susam helvası satarım abi gündüzleri. cebin de mis gibi simit kokuyor abi. gün onunla ağarır; onunla kararırdı. bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. abi, rüyada gibi yaşardım. her laf gelir gider ona dayanırdı. insanlar bana bir laf söylerdi. o ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba? derdim. bir şey yesem içime sinmezdi. biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o, yol göstermeyince aptal aptal bakardım. bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden.
– ismi neydi?
– pakize.
– sonra hidayet?
– sonra abi… hava kararırdı. susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, ısıcacık.
– sahiden mi?
– yok be yalancıktan, hulyadan be abi! artık konuşur dururdum abi.
Modern aydınlanma çağının rüyalar hakkındaki görüşü olumsuzdu. Bu insanlar kendilerine "realist" diyorlardı, çünkü onlar sahip olunacak ve kullanılacak eşyaların realitesinden başka hiçbir realiteyi bilmiyor veya bilmek istemiyorlardı. Bu insanlar öylesine realistlerdi ki, her otomobil için özgün bir isim bulmakta zorluk çekmezlerdi ama çok değişik duygulara neden olan "sevgi"yi ancak tek bir kelime ile açıklayabilirlerdi. Çünkü duygusal konulardaki yaratıcılıkları, yalnızca o kelimeyle sınırlıydı.
Nedenini bir türlü anlayamadığım bir huzursuzluk üç gün boyunca beni yiyip bitirdi. Sokakta kendimi berbat hissediyordum( o yok, bu da gitmiş, peki öteki nereye kayboldu?), evde de kendime geldiğim pek söylenemezdi. İki gece kendime sorup durdum: Şu yaşamdaki köşeciğimde bana yetmeyen neydi? O köşede kalmak bana neden bu kadar rahatsızlık veriyordu?