Bu kitabı okumak değil, yaşamak gibiydi.
Fugui’nin hikayesiyle başlayıp bir insanın başına gelebilecek her felaketi tek tek sayıyorsun. Zenginlik, yoksulluk, savaş, devrim, açlık, evlat acısı… Ama kitap sadece acıdan ibaret değil. Asıl mesele, tüm bunlara rağmen Fugui’nin inatla hayata tutunması.
Yu Hua öyle bir dil kullanmış ki, ağdalı değil, süslü değil. Direkt kalbine saplanıyor. Bir öküzle konuşan yaşlı bir adam... Kulağa basit geliyor ama sayfaları çevirdikçe o öküzün, kaybettiği karısının, oğlunun, kızının, torununun sesi olduğunu anlıyorsun. İnsanın boğazı düğümleniyor.
En çok şu soruyu sordurdu bana: Yaşamak nedir? Sadece nefes almak mı? Fugui’ye bakınca anlıyorsun ki yaşamak, kaybettiklerine rağmen her sabah uyanmak. Acıyı sırtlayıp yine de yola devam etmek.
Kitabı kapattım ve uzun süre tavana baktım. Çünkü kendi dertlerim bir anda küçüldü. Utandım biraz da. Biz ufacık şeylere isyan ederken, bazı insanlar hayatı baştan sona yükleniyor.