Bu kitap bende öyle bir iz bıraktı ki, sayfaları çevirdikçe sanki kendi zihnimin en karanlık odalarında dolaşıyormuşum gibi hissettim. Işığın O Kör Edici Yokluğu, sadece bir mahpusun, bir zindanın, bir işkencenin anlatımı değil aynı zamanda insan olmanın, insan kalmanın, inançla direnmenin, unutmanın ve hafızanın da kitabı.
Tahar Ben Jelloun'un dili sanki siyah bir mermer gibi: sert ama içinden ışık sızıyor. Her kelimeyi neredeyse düşünerek, tartarak, hissederek yazmış gibi. İçine düştüğümüz karanlık zindan yalnızca bir mekan değil, ruhun çürümeye yüz tuttuğu bir sınav odası. Ama bu sınavın soruları dışarıdan değil içeriden geliyor: Acıya ne kadar dayanabilirim? Hafızamı koruyabilir miyim? Bir anı, bir dua, bir cümle beni hayatta tutabilir mi?
Kitap boyunca karşılaştığımız gece, fiziksel karanlıktan çok daha fazlası. Gece burada bir varlık; sanki kişileşmiş, okuyucuyla göz göze gelen bir şey. Ve ışık, ne zaman aniden girse satırlara, öyle bir vuruyor ki gözün kamaşıyor. Bu yüzden “ışığın kör edici yokluğu” ifadesi sadece şiirsel değil, aynı zamanda yaşanmış, hissedilmiş bir hakikat.
Benim için kitabın en güçlü yanı, anlatıcının en dipteyken bile kendini terk etmeyişi. Direnmenin, insan kalabilmenin, kelimeyle hayatta kalmanın mümkün olduğu bir yer var – ve bu kitap oradan yazılmış. Okurken içten içe şu cümleyi kuruyordum: “Bu satırları yazan biri hâlâ bir yerlerde yaşamaya devam ediyor.” Ve bu his, belki de bir kitaptan alınabilecek en derin bağlardan biri.
Aynı zamanda kitap, hafızanın bir lütuf mu yoksa lanet mi olduğunu da sorgulatıyor. Hatırlamak mı yoksa unutmak mı hayatta tutar insanı? Belki de ikisi arasında bir denge, bir boşluk, bir sessizlik...
Sonuç olarak bu kitap benim için sadece okunmuş bir metin değil. Bir deneyim. Bir iç yolculuk. Bazen zihnimi,