Öyleyse sorumuzun yanıtına dönebilir; bu topraklarda yaşayan ve kendilerine Türk diyen insanları ayrımları açısından ikiye ayırabiliriz: Medeniyet mensübiyeti olan, tarih bilincinin eşlik ettiği medeni Türkler ile yalnızca siyasi âidiyeti bulunan, yaşama çıkarının eşlik ettiği bedevi Türkler... Bedevi, çünkü göçebelerinkine benzer biçimde medeni mensübiyetleri çıkarlarına göre sürekli değişir: Dün Fransız ya da Alman, bugün İngiliz ya da Amerikalı, yarın Rus ya da Çinli gibi yaşamakta sakınca görmez... Duruma göre Arap ya da Acem olur; ortama göre Hitit ya da Yunan-Latin... Bu süreçte Türk olmak yalnızca bir hisse, duygu durumuna indirgenmiştir; tarihi bilinç ve ilkelerden kaçar; çıkarlarına göre yaşar, giyinir, yer-içer... Tarihi ile irtibatı bilgiye değil, övgüye ya da sövgüye dayalıdır.
Açıktır ki, Türk olmanın ilkeleri vardır ve bu ilkeler Türk tarihinde içkindir; bu nedenle Türk olmak bir his değil bir bilinç, bir duygu değil bir bilgi sorunudur. Türk tarih bilincinin eşlik etmediği, medeniyet mensübiyeti olmayan kişilerin ürettiği çözümler ya Sümer tapınaklarının dehizlerinde kalmaya ya da Malezya sokaklarının kanalizasyonlarında akmaya mahkümdur. Bu nedenle, “Demek ki, yalnızca Türkleri değil, onların tarihini de yenmek gerek.” s-ÖZü, -özü dışarı vuran muhtasar ve müfid bir deyiştir. Ancak bu deyişe günümüzde şu yargıyı da eklemek zorunlu” dur: Bir milletin askeri-siyasi örgütünü düşmanları, tarihini o milletin aydınları yener.