Müderris İdris

Şiir Varlık'la bir ilişki kurma tarzı hiç şüphesiz ya da Hegel'in deyişiyle: Tüm sanatların hülasası. Sese, söze ve dile hâkimiyetin adı; tüm zıtları sonsuzluk duygusunda terkip eden, bir araya getiren sanatların sanatı... Şiir yalnızca söylemez, ifade etmez, dile getirmez; ama aynı zamanda resmeder, heykel yapar ve şarkı söyler; o hem mimaridir, hem resim hem de müsiki... Sinan ile İtri, Yunus ile Fuzülünin açtığı varlık çanağında hayat bulur. Türkler Varlık'a, var-olana ve bu-arada-olana şairâne bakarlar; şairâne duruş ayıklıktır çünkü. Şiir insana evrendeki yeri konusunda takdir edilemez bir şuur verir. XIX. yüzyıl sonunda İstanbul'daki bir fabrikayı gezen Alman seyyahın vurguladığı gibi: “Türkler tembel değiller; yalnızca ara sıra dışarı çıkıp gökyüzüne bakmak isterler, Türkler şair millet; onları dört duvar arasına hapsedemezsin; çünkü fabrikaların seması yok.” Öyleyse gökyüzüne bakabilmek için şairâne bir duruşa gerek var. Gökyüzüne baktığınızda yeryüzünü de fark edersiniz.
Reklam
Öyleyse sorumuzun yanıtına dönebilir; bu topraklarda yaşayan ve kendilerine Türk diyen insanları ayrımları açısından ikiye ayırabiliriz: Medeniyet mensübiyeti olan, tarih bilincinin eşlik ettiği medeni Türkler ile yalnızca siyasi âidiyeti bulunan, yaşama çıkarının eşlik ettiği bedevi Türkler... Bedevi, çünkü göçebelerinkine benzer biçimde medeni mensübiyetleri çıkarlarına göre sürekli değişir: Dün Fransız ya da Alman, bugün İngiliz ya da Amerikalı, yarın Rus ya da Çinli gibi yaşamakta sakınca görmez... Duruma göre Arap ya da Acem olur; ortama göre Hitit ya da Yunan-Latin... Bu süreçte Türk olmak yalnızca bir hisse, duygu durumuna indirgenmiştir; tarihi bilinç ve ilkelerden kaçar; çıkarlarına göre yaşar, giyinir, yer-içer... Tarihi ile irtibatı bilgiye değil, övgüye ya da sövgüye dayalıdır. Açıktır ki, Türk olmanın ilkeleri vardır ve bu ilkeler Türk tarihinde içkindir; bu nedenle Türk olmak bir his değil bir bilinç, bir duygu değil bir bilgi sorunudur. Türk tarih bilincinin eşlik etmediği, medeniyet mensübiyeti olmayan kişilerin ürettiği çözümler ya Sümer tapınaklarının dehizlerinde kalmaya ya da Malezya sokaklarının kanalizasyonlarında akmaya mahkümdur. Bu nedenle, “Demek ki, yalnızca Türkleri değil, onların tarihini de yenmek gerek.” s-ÖZü, -özü dışarı vuran muhtasar ve müfid bir deyiştir. Ancak bu deyişe günümüzde şu yargıyı da eklemek zorunlu” dur: Bir milletin askeri-siyasi örgütünü düşmanları, tarihini o milletin aydınları yener.
“hükmedilen topraklardan hanedan üyelerine dürşen pay” anlamında üleştirmekten gelen Moğolca ulus kavramı da hiçbir zaman millet kavramının yarattığı uyumu/ ahengi veremez, daima eğreti kalır. Her bir kavram yanında, dili oluşturan kavramların yarattığı ortak uyum/ahenk örgüsünün zedelenmesi, yara alması o dili konuşan milletin hem duyusal hem duygusal hem de düşünsel tasavvurunu, olgu ve olayları idrâkini sakatlar. Yarım yamalak tasavvur ve idrâk, o milletin tarihte yol alışını sorunlu, tehlikeli bir hâle getirir; giderek bizâtihi o milleti yarım yamalak kılar.
Ünlü Çinli bilge Konfüçyüs'e “Toplumun kaderi eline verilse ilk ne yapardın?” diye sorulunca şöyle yanıt verir: “İlk olarak toplumun kendileriyle iş gördüğü kavramları değiştirir; yerlerine yenilerini koyar ve her birini tanımlardım.” Yanıtın hikmetini anlamayanlara bir örnek de verir bilge: “Eğer bir toplumda anne yalnızca “çocuk doğuran anlamına gelmeye başlamışsa bu kavramı kaldırır, yerine manneyi koyar ve “çocuğu doğuran, büyüten, terbiye eden, ilk eğitimini veren, hayata hazırlayan, vb...” şeklinde tanımlardım.” Bilgenin dediği açık: Bir toplumun vicdani ve idrâki ayarı, o toplumun değerlerinin ve kavramlarının ayarlarıyla ilgilidir; ayarı bozulan toplumun hastalığının göstergesi, vicdani hassâsiyetleri ile idrâki mensübiyetlerinin değişmeye başlamasıdır.
Türkiye'de farklı ideolojik öbekler arasında mahiyet farkının olmadığını da vurgulamakta yarar var. Çünkü tarihi mensübiyetlerini yalnızca mitolojik ve psikolojik saiklerle sürdürenler, savunmacılar, neyi muhafaza ettiğini bilmeyen, idrâk etmeyen muhafazakârlardır. Bu tür kişilerin en bariz vasfı, belirli bir yönteme göre belgelere dayalı yapılmış bilimsel eleştiri ve yargılara bile tahammül edememeleridir; çünkü ne dogma ne de duygu eleştiri kaldırır; çünkü eleştiri ancak idrâkin işidir. Tarih, bir gelecek idrâkidir; bir milletin gelecek idrâkine aktarılan geçmişi o milletin tarihi olur. Bu nedenledir ki, Türkiye'de siyasal harekete dönüştürülen sosyolojik aidiyetler, ciddi bir kültürel/tarihi bakış açısına (perspektif), gelecek idrâkine sahip ol(a)madıklarından politik alanda kısa süreli başarılı olsalar da, milletin önünü açan bir ufuk sunamamaktadır; milletin tarihi de siyasi çıkar öbekleri arasında simgesel şiddetin bir aracı hâline gelmektedir.
Reklam