Arif

Süper zekânın yükselişi, kimi yorumlara göre, Tanrı'ya yakın bir kudret elde etme girişimi ya da insanlığın kendi eliyle bir “teknolojik tanrı” üretmesi anlamına gelir. Böylece transhümanizm, sadece biyolojik beden üzerinden yürütülen bir modernleşme projesi olmayıp aynı zamanda modern insanın metafizik boşluklarını doldurmaya çalışan seküler bir Kurtuluş teolojisi hâline gelir. Bu nedenle söz konusu tartışma; yalnızca teknik imkânlar ve teknolojik kapasite üzerine değil, insanın kaderine, özgürlüğüne, ontolojik bütünlüğüne ve yaratılış içerisindeki yerine dair köklü felsefi ve teolojik sorular etrafında şekillenir. Böyle bir dönüşüm, insanın kendi sınırlarını aşma arzusunun herhangi bir noktasında varoluşsal bir kibre (hubris) yol açar. Nihayetinde süper zekâ ideali, insanın Tanrı'nın yerine geçme arzusunu olmasa bile en azından yaratanın düzenine müdahale etme cesaretini radikal biçimde görünür kılan bir idealdir.
Sayfa 443·Kitabı okudu
1000Kitap
Reklam
İnsan bedeninin statüsü üzerine yürütülen tartışmalarda transhümanist literatürde beden, çoğu zaman “zayıf, sınırlayıcı, hastalığa açık ve artık işlevini yitirmiş (evrime uyum sağlayamamış), eski-kadük” biyolojik bir altyapı olarak görülür. Nitekim transhümanist düşünürlerden biri olan Simon Young, bedeni “kurtulunması gereken biyolojik bir kölelik” olarak tanımlarken” David Pearce ise “İnsanlığa en büyük tehdidin insan doğası” olduğunu iddia etmiştir. Mevcut bu “biyolojik kölelikten kurtulmak” için bedeni protezlerle güçlendirmek veya dönüştürmek gerekir ya da nihayetinde zihni, dijital bir ortama aktararak -adeta zindan olanbedenden tümüyle özgürleşmekle mümkündür.” Tanshümanizmin bedeni bir “protez, araç ya da veri taşıyıcısı”na indirgemesi, teolojik bakış açısından insanın yaratılış bütünlüğünü parçalayan gnostik bir eğilim veya modern bir materyalist indirgemecilik olarak değerlendirilir." İnsanı ruh-beden dualitesinde algılayan din ile insanı madde planında düşünen transhümanizm arasındaki gerilim, “insanın ne olduğuna” dair tartışmanın temel eksenini oluşturur.
Sayfa 439·Kitabı okudu
1000Kitap
Epigenetiğin mahiyeti ve kapsamını anladıktan sonra, artık günümüzde generiğin insanı bir noktaya kadar mecbur kılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bundan tamamen bir özgürlük anlamak yerine, bazı durumlarda ve belli derecelere kadar hareket alanı bulunduğu şekilde anlamak en doğrusu olacaktır. Her bir genetik özelliği bir daire metaforu olarak ele alırsak, genetik bu dairenin sınırlarını çizmektedir. Ancak dairenin içinde hangi noktada duracağımız birçok durumda bize bağlıdır. Örneğin genetik yapı itibariyle obeziteye ya da kansere yatkın olmak, illa obez ya da kanser olunacağı anlamı taşımaz. Sağlıklı beslenerek ve fiziksel aktiviteleri artırarak obeziteye yatkınlık dairesi içinde dairenin kenarına (yani obezite sınırına) değil de, kenarından uzak bir yerde obez olmamayı başarma seçeneği de söz konusudur. Bunu başarmak için elbette genetiğinde obeziteye yatkın olmayan kişilerden daha fazla gayret sarf etmek gerekirse de, son tahlilde bir imkânsızlıktan bahsedilemez. Benzer şekilde, diğer bazı genetik yatkınlıkların yönü bireysel seçimler ile değiştirebilir. Elbette burada ebeveynlerden kalıtılan bazı genetik bozuklukların insanı mecbur bırakabileceğinin parantezini de açmakta fayda var. Örneğin günümüzde SMA hastalığı ile doğan bireylerin (kesin bir tedavi bulunmadığı sürece) bu hastalığa ve ilgili genetik özelliğe mecburiyeti olmadığını söyleyemeyiz. Ancak insan hastalıklarının çok az bir kısmı tek gen hastalığıdır.
Sayfa 429·Kitabı okudu
1000Kitap
İnsan DNA'sının mutasyona uğrayarak değişme ihtimali olsa da, bu çok sıklıkla gerçekleşen bir durum değildir. 80 yıllık bir insanın DNA dizisinin, bazı istisnalar olsa da, doğduğu gün ile öldüğü gün aynı olması, DNA'nın değişmemeye programlanmış bir dizisi olduğunun işaretidir. Oysa bir insan 80 yıllık ömrü boyunca farklı yaşam tarzlarından geçerek, kimi zaman daha sağlıklı, kimi zaman daha sağlıksız, inişli çıkışlı bir ömür sürmektedir. Sürdürdüğü bu ömür süresince, biyolojik yaşının dışında, beslenme şekli, sosyoekonomik durumu, fiziksel aktivite alışkanlığı, sigara-alkol kullanımından hayata bakış tarzına kadar (daha pozitif ya da negatif bakış açısına sahip olmak gibi) farklı faktörlerin etkisi altında kalmaktadır. Tek bir zigottan bölünerek embriyonik döneme giren tek yumurta ikizlerinin DNA dizisi yüzde 99.9 oranında aynıdır. Tek yumurta ikizleriyle yapılan epigenetik çalışmalar, aynı DNA dizisine sahip olan bu bireylerde çevresel faktörlerin ve yaşam tarzının gen ifadesi üzerindeki etkilerini ve buna bağlı olarak hastalıkların ortaya çıkışı açısından etkilerini incelemek için güçlü bir model sunmaktadır.*
Sayfa 427·Kitabı okudu
1000Kitap
Beyindeki belirli bölgelerin kişilik ve davranış üzerinde birincil etkisi, nörobilim tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen Phineas Gage vakası ile kanıtlanmıştır. 1848 yılında 25 yaşındaki Phineas Gage, demiryolu inşaatında çalışan bir işçiydi. Görevi kayaları parlatmaktı. Fakat bir gün anlık bir dikkatsizlik sonucu, yaklaşık bir metre uzunluğundaki bir demir çubuk Gage'in sol yanağından girdi, sol gözünün arkasından geçerek beyninin ön lobunu (prefrontal korteks) parçaladı ve kafatasının üstünden çıktı. Yaşadığı hadisenin şiddetine rağmen Gage ölmedi, hatta kısa sürede kendine geldi. Hafıza ve zekâsında belirgin bir gerileme yoktu, fiziksel olarak da iyiydi. İyileşmesi hızlı oldu. Fakat Gage'in zamanla karakteri değişmeye başladı. Kaza öncesinde nazik, dindar, sorumluluk sahibi bir birey olan Gage, kazadan sonra küfürbaz, saygısız, dürtülerini kontrol edemeyen ve ahlaki normları dikkate almayan birine dönüştü. Arkadaşları onun için “Bu artık Gage değil” diyorlardı. Yaşadığı bu dramatik değişim yüzünden çalıştığı şirkette işine son verildi. Bu ilginç vaka, bilim tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü o güne kadar karakter ve sosyal davranışların, aslında beynin belirli bir bölgesiyle (prefrontal korteks) doğrudan ilişkili olduğu kanıtlanmamış. Eğer beynin bir parçası hasar gördüğünde kişinin “ahlakı” değişiyorsa; suç işleyen bir katilin beyninde de benzer bir hasarın mevcut olup olmadığı, hukukun da gündeminde olan bir soru olabilecektir. Zaman içinde nörogörüntüleme araçlarının da çeşitlenmesiyle birlikte, zihne daha çok nüfuz edilmesi ve özgür iradeyle ilgili çeşitli deney ve teorilerin öne sürülmesi, hukuki tartışmaların da multidisipliner bir zeminde yürütülmesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim son yıllarda dünya çapında giderek artan
Sayfa 415·Kitabı okudu
Reklam