Esaslı şair (en üstün şair) en üst sınırında esine maruz kalırken, Peygamber doğrudan Vahiy'e maruz kalandır. Örneğin Rilke'ye bakalım. Onun şiirindeki “melek” simgesi şairin “ilham”a ulaşma çabasının yakıcı ateşini ifşa etmez mi? Başyapıtının ilkağıtındaki ilk dizeler “Vahiy” ve şiirdeki esin arasındaki farkı gösterme için yeterlidir:
“Kim, haykırsam, duyardı ki beni meleklerin katından? Hem, içlerinden biri bağrına bassaydı bile beni aniden: Varlığının kudretinde yok olur giderdim. Zira güzellik, ancak katlandığımız korkunçluğun başlangıcından başka bir şey değildir ve hayranızdır ona, çünkü bizi mahvetmeye bile tenezzül etmez... Ben de kendimi tutar, yutarım çağrımın çığlığını koyu hıçkırıklarla, ah kimden medet umabiliriz ki?... Sesler, sesler. Duy, ey kalbim, sadece, azizlerin duyduğu gibi: O muazzam çağrının onları yerden kaldırdığını, ama onlar, o inanılmazlar, diz çökmeye devam etmiş, aldırmamışlardı: Duymuşlardı böylece. Sanma duyabileceğini sesini Tanrı'nın, sanma sakın. Ama esip geleni duy, sessizlikten çıkıp gelen o fasılasız haberi. Sana genç ölülerden çağlayarak gelir şimdi.” Duona Ağıtları, çev. Zehra Aksu Yılmazer, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Şair, aynı anda, kalbine Tanrı'nın sesini (Vahiy'i) duyabileceğini sanmamasını öğütlerken, sessizlikten çıkıp gelen, hem de esip gelen, esini duyabileceğini müjdeler. Güzellikle gelen esin korkunçtur, bu korkunçluğu ise asla nefsin kötülüğünden değil, başa gelen saf kıyametvari kopuşta, ölümde, bütün yaşamı altüst eden tedirgin edici ama aynı zamanda hayran bırakan esriklikte açığa vurur.