Arif

Beyindeki belirli bölgelerin kişilik ve davranış üzerinde birincil etkisi, nörobilim tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen Phineas Gage vakası ile kanıtlanmıştır. 1848 yılında 25 yaşındaki Phineas Gage, demiryolu inşaatında çalışan bir işçiydi. Görevi kayaları parlatmaktı. Fakat bir gün anlık bir dikkatsizlik sonucu, yaklaşık bir metre uzunluğundaki bir demir çubuk Gage'in sol yanağından girdi, sol gözünün arkasından geçerek beyninin ön lobunu (prefrontal korteks) parçaladı ve kafatasının üstünden çıktı. Yaşadığı hadisenin şiddetine rağmen Gage ölmedi, hatta kısa sürede kendine geldi. Hafıza ve zekâsında belirgin bir gerileme yoktu, fiziksel olarak da iyiydi. İyileşmesi hızlı oldu. Fakat Gage'in zamanla karakteri değişmeye başladı. Kaza öncesinde nazik, dindar, sorumluluk sahibi bir birey olan Gage, kazadan sonra küfürbaz, saygısız, dürtülerini kontrol edemeyen ve ahlaki normları dikkate almayan birine dönüştü. Arkadaşları onun için “Bu artık Gage değil” diyorlardı. Yaşadığı bu dramatik değişim yüzünden çalıştığı şirkette işine son verildi. Bu ilginç vaka, bilim tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü o güne kadar karakter ve sosyal davranışların, aslında beynin belirli bir bölgesiyle (prefrontal korteks) doğrudan ilişkili olduğu kanıtlanmamış. Eğer beynin bir parçası hasar gördüğünde kişinin “ahlakı” değişiyorsa; suç işleyen bir katilin beyninde de benzer bir hasarın mevcut olup olmadığı, hukukun da gündeminde olan bir soru olabilecektir. Zaman içinde nörogörüntüleme araçlarının da çeşitlenmesiyle birlikte, zihne daha çok nüfuz edilmesi ve özgür iradeyle ilgili çeşitli deney ve teorilerin öne sürülmesi, hukuki tartışmaların da multidisipliner bir zeminde yürütülmesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim son yıllarda dünya çapında giderek artan
Sayfa 415·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
.. Beyin-bilgisayar arayüzlerinin (BCI) günümüzde ulaştığı nokta, bilim kurgu senaryolarını aratmayacak kadar çarpıcıdır ve gerçeklik algımızı yeniden sorgulamaya açmaktadır. Bu teknolojinin potansiyelini somutlaştırmak için basit bir örnek verelim. Oldukça sık kullanılan beyin görüntüleme araçlarından biri olan Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI) teknolojisi kullanılarak yürütülen bir deneyde, katılımcıların belirli görsellere odaklandığı esnada beyin aktiviteleri anlık olarak kaydedilir. Buradan alınan kayıtlar ile yapay zekâ algoritmaları eğitilir. Hangi resme bakarken hangi beyin bölgesinin aktif olduğuna dair nöro-görüntüleme cihazlarından elde edilen veriler, yapay zekâ algoritmalarına aktarılır. Algoritmalar, spesifik beyin örüntülerini (pattern) tanır hale gelir. Kişiler belirli bir görevi icra ederken beyin faaliyetlerinin nasıl bir “pazern (örüntü) ” oluşturduğu makinelere “öğretilir”. Böylece algoritma, beyin aktivite örüntüleri (pattern) ile dış dünyadaki görseller arasındaki ilişkiyi öğrenir. Eğitim aşamasının ardından, algoritmaya sadece deneğin beyin aktivite verileri sunulur ve kişinin o an neye baktığını tahmin etmesi, bir resim oluşturması, diğer bir deyişle, deneğin zihnini okuması amaçlanır. Daha sonra Generative Al uygulamaları ile bir çıktı oluşturması istenir. Üretilen çıkular son derece çarpıcıdır. Örneğin, mavi-beyaz bir yolcu uçağına bakan bir katılımcının zihinsel verilerini işleyen yapay zekâ; uçağın formunu, renklerini ve konumunu yüksek bir doğrulukla yeniden oluşturabilmektedir. Yapılan güncel araştırmalar, bu zihinsel görselleştirme teknolojisinin gerçeğe ne denli yaklaştığını kanıtlar niteliktedir. İnsanın o esnada nasıl bir görüntüye bakıyor olduğu, zihninden hangi kelimeleri geçiriyor olduğu, hatta ne hayal ettiği,
Sayfa 411·Kitabı okudu
1000Kitap
Nörokuantoloji, bilinç ve beyin arasındaki ilişkiyi kuantum fizik ilkeleri çerçevesinde inceleyen disiplinlerarası bir alandır. Ancak nörokuantoloji, sadece beynin kuantum mekanik süreçlerle işleyişini açıklamakla kalmaz, aynı zamanda bilincin kuantum düzeyindeki doğasının klasik biyolojik modellerle açıklanamayacak bir “metafiziksel” boyutunu da gündeme getirir. Burada, bilinç deneyimi ve özün temelinde, klasik fiziko-kimyasal süreçlerin ötesinde bir kuantum gerçekliği olduğu savunulur. Bu yaklaşım, insan bilincinin özünü, evrensel ve doğrudan fiziksel ölçümle elde edilemeyen, ancak kuantum alanlarında var olan daha temel bir gerçeklik olarak konumlandırır. Dolayısıyla, nörokuantolojik perspektif, insan bilincinin sadece beyin aktivitelerinin toplamından ibaret olmadığını, ruhani ya da özsel bir varlığın beyinde tezahür ettiğini öne sürer. Bu nedenle, kuantum yapılar da dahil olmak üzere beynin tüm biyolojik ve fiziksel işleyişi ne kadar detaylı modellenip taklit edilirse edilsin, bu metafiziksel unsurun yapay sistemlere aktarılması mümkün değildir. Yapay zekâ sistemleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, gerçek anlamda bilinç, içsel deneyim ve özfarkındalık barındırmaz; yalnızca bilinç benzeri davranışlar sergileyebilir. Çünkü onların çalışması, fiziksel ve hesaplamalı süreçlerin ötesinde bir “öz” içermez.
Sayfa 399·Kitabı okudu
1000Kitap
Bilinç, her ne kadar fiziksel süreçlerle ilişkilendirilmeye çalışılsa da yalnızca kimyasal tepkimelerin toplamı olarak açıklanamayacak kadar çok katmanlı bir fenomen gibi görünmektedir. Dolayısıyla, beynin bu karmaşık kimyasal doğası bir yandan bilinci mümkün kılan temel zemin olarak değerlendirilirken, diğer yandan da açıklanamayan yönleriyle bilimsel indirgemeciliğe karşı felsefi bir direnç noktası oluşturmaktadır. Örneğin, beyindeki hücreler arası bağlantı (sinaps) sayısının 5x10 üzeri 11 ile 5x10' üzeri 14 arasında değiştiği belirtilerek, bireyler arasındaki önemli varyasyonlara dikkat çekilir. Ayrıca, yaklaşık 8.6x10'üzeri 10 sinir hücresi (nöron) ve 9.5x10'üzeri 10 nöron olmayan hücre (glial hücreler gibi) içerir. Beyinde 3.000 farklı ana hücre tipi bulunduğu ve her beyin bölgesinde ortalama 5 ana hücre tipinin yer alır. Ayrıca, modern araştırmalarla 737 beyin bölgesi, sinir ileticilerinin farklı etki üretebileceği 500 reseptör tipi, 450 farklı iyon kanalı gibi olağanüstü korkunç sayıların kombinasyonları, beynin işlevsel ve yapısal çeşitliliğini ve her bireyin benzersizliğini ortaya koyar.
Sayfa 398·Kitabı okudu
1000Kitap
Öte yandan, beynin bazı karmaşık deneyimleri ve bilinçsel süreçleri hala | tam olarak çözülememiştir. Ağrı, renk, ses, koku ve tat gibi duyusal algılar, sinirsel işleme rağmen subjektif deneyim olarak hala tam anlaşılamamıştır (Chalmers, 1995). Müzik deneyimi, beynin farklı bölgelerini etkileyerek karmaşık duygusal ve bilişsel tepkiler oluşturur ancak bu süreçlerin detayları hala araştırılmaktadır (Peretz ve Zatorre, 2005). Görsel imajların hatırlanması ve rüya görme, beynin hafıza ve bilinçaltı ile ilgili süreçleriyle ilişkilidir, ancak tam mekanizmalar bilinmemektedir (Hobson, 2009). Aşk, hoşlanma ve estetik beğeni gibi sosyal ve duygusal deneyimler nörobiyolojik temelleri ile karmaşık bir yapı arz eder (Fisher, 2004). Benlik hissi, yani içimizdeki “ben” duygusu, öznel deneyimin temelidir ve nörobilimde hala önemli bir araştırma konusudur (Gallagher, 2000). Belleğin geri çağrılması, düşünce, öznellik ve özgür irade gibi kavramlar ise felsefi ve bilimsel açıdan hem zihinsel hem de fiziksel süreçlerin kesiştiği karmaşık alanlar olarak kabul edilir (Liber, 1985; Dennett, 1991).
Sayfa 391·Kitabı okudu
1000Kitap